Duygu Ersen Resmi Web Sayfası

The Official Web Page

Biraz Özeleştiri

Nisan2

 Can Dündar’ın 01.04.2014 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki, köşesine verdiği başlığı okuduğumda, günlerdir kafamda bir türlü somutlaştıramadığım seçimin kilit cümlesini buldum “Çökmek değil, çözmek gerek” Ortaya çıkan bunca yolsuzluğa, hırsızlığa, ülkeyi getirdiği bu duruma rağmen Ak Parti seçmeninden hala güvenoyu alabiliyorsa bunun nedenlerini düşünmek lazım!

Her şeyden önce muhafazakar, sağ görüşlü bir ülke olduğumuzu ve on iki yıldır iktidar olmanın getirdiği kemikleşmiş bir oy oranı olduğunu unutmamak gerekir. Bunları göz önüne alınca sonuçlar çokta şaşırtıcı olmadı belli bölgeler için.

Peki bunca hırsızlığa, yolsuzluğa, arsızlığa rağmen ( yapılan hileleri saymazsak) sağladıkları bu istikrarın başka bir deyişle bizim yaşadığımız hayal kırıklığının nedenleri nelerdir? Bana göre bu seçim sonuçlarının iki temel nedeni var; birincisi muhalefetin ta kendisi! Birey olarak hiçbir şekilde tasvip etmesem de Başbakan’ın gittiği her ilde, her mitinginde muhaliflere laf ettikten sonra o il için yapacağı yatırımlardan, projelerden söz etmesi. Buna karşın muhalefet ne yaptı mitinglerinde? Bu kadar yolsuzluk, hırsızlık, şiddet ortaya çıkmışken bu durumdan en iyi şekilde faydalanıp kendilerini anlatacaklarına, daha iyisini yapacaklarına dair halka garanti vereceklerine mitingleri iktidarı şikayet etmek için kullandı sadece. Muhalefetin izlediği seçim politikası resmen iki çocuğun kavgası kadar basitti; “ arkadaşım kaka ben ciciyim”

Muhaliflerin başarısızlığının ikinci nedenini de en iyi İzmir gösterdi. İzmir meydanlarda olduğu gibi sandıkta da birlik olmayı bildi. Tıpkı iktidar yandaşlarının 12 yıldır yaptığı gibi… her koşulda inandığı ideolojinin yanında oldu, bireyin değil!!! İzmir’in hali ortada… Cezalandırılmış şehiriz biz:) İzmir için iktidar en güçlü kozunu kullandı yine de olmadı. Oyumuzu bilinçli kullandık, bölmedik. Bin Ali Yıldırım’ın süper projeleri karşısında; İzmir nasılsa Chp’nin, solun kalesi bana bir şey olmaz deyip bizi cepte gören, hiçbir şey yapmayan Aziz Kocaoğlu’na değil ideolojiye verdik oyumuzu. İzmir’de seçimin galibi Aziz Kocaoğlu değil laik İzmir halkıdır!!!  Ülke olarak meydanlarda sağladığımız birliği, İzmir dışında sandıklarda sağlayamadık ne yazık ki… Onları onların silahıyla vuramadık.

Ben çıkan sonuçlara çokta şaşırmadım aslında hatta umut verici bile buldum diyebilirim. Muhafazakar ve sağ eğimli bir toplum olmamızın yanı sıra Türk halkının alışkanlıklarından kolay kopamadığını biliyoruz. Aydın kesimi tenzih ederek söylüyorum;  kırsal kesimde yaşayan halkın 12 yıldır iyi kötü farkında olmadan/ sorgulamadan alıştığı bir düzen var. İkincisi; seçimlerden kısa süre önce patlak veren olaylarla kafası karışık olan, arada kalan, araştırmayan, okumayan bir seçmen vardı iç kesimlerde! Burada Aysun Kayacı’yı anmadan geçemeyeceğim; toplumun her bireyi bizim eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, her gün gördüğümüz komşumuz ya da iş arkadaşlarımız gibi değil. Muhaliflerin en büyük hatası bu bana göre. Muhaliflerin bir türlü içine karışamadığı Anadolu’daki halk resmen Ortaçağ karanlığında yaşıyor. İşin siyasi tarafından baktığımızda iktidarın bu kesimlerde nasıl bir politika izlediğini açıkça hepimiz biliyoruz. Kapı kapı dolaşıp kömür, makarna dağıtarak kazanıyorsa muhaliflerde kapı kapı dolaşıp halkla tanışıp aynı şeyi yapacaktı. O yolla güven duyan halkın nabzına şerbeti o yolla verecekti. O insanların gönlünü/ oyunu ancak o yolla alabilirdi. Muhalefet hitap ettiği toplumun sosyal konumuna bakarak çizmedi yolunu maalesef genel konuştu hep.

Daha önce de dediğim gibi ben bu seçim sonuçları için çokta karamsar değilim. Sol’da az da olsa yükseliş varsa ve iktidar kanadı ( yaptığı hilelere rağmen) kan kaybetmeye başladıysa, seçimler yıllardır hiç olmadığı kadar sağ ve solun nefes kesen çekişmesiyle sonuçlandıysa gelecek umut vaat ediyor demektir.

Evet aydın kesim olarak bu kez çok umutluyduk ama unutmayalım bu ilk seçimdi. Bundan ders çıkarıp önümüze bakacağız. Başarı sağlayamadık diye seçim öncesi savunduğumuz hiçbir şey boşa gitmeyecek. Bize yapılan hiçbir şeyi unutmadık!!! Birleşince nasıl bir güç olduğumuzu gördük, birleşince bize bir şey yapamadıklarını gördük… parkımızı yıkmak istediler, yapamadılar…yasakladılar, kapattılar yine de yolsuzluklarının ortaya çıkmasına engel olamadılar.

Bundan sonra ki seçimlerde daha çok çalışacağız, sandıklarımıza daha çok sahip çıkacağız. En önemlisi muhalefet kendine çeki düzen vermeli; siyasi dilini değiştirmeli!!! Hatta siyasi dilini değiştirmekle kalmayıp köhnemiş zihniyetleri, yıllardır aynı argümanla siyaset yapan kişileri değiştirmeli! Halkını tanımalı ve birlik olunmalı…

posted under Genel | Yorum

Yanlış Fatih Tarafından Fethedildim

Mart17

Herkes hatırlıyordur; küçükken legolarımız vardı. Bizim çocukluğumuzun en yaratıcı oyuncaklarıydı legolar. Lego oynamaya ilk başladığımız zamanlarda yönergelerdeki şekilleri doğru biçimde yapmayı öğrenene kadar legoları rastgele üst üste dizerek kuleler yapardık. Kuleler uzadıkça, yıkılma riski arttıkça heyecanlanır hırslanır itinayla üzerine eklemeye devam ederdik. Bin bir özenle yaptığımız o kulenin bir noktaya gelip kendini taşıyamayıp yıkıldığını görmek bizi nasılda üzerdi…

Yıllar geçti büyüdük; legolarımız yok artık ama şimdi de egolarımız var eğlenmek için oynadığımız… Ego oyununda da, lego da olduğu gibi oyuncu sınırlaması yok. Oyun lego ile aynı mantık üzerine kurulu; hayatını nasıl şekillendireceğine karar verene kadar beslenen egonla dev kuleler yapıyorsun. Aynı lego gibi, egonun da bir taşıma limiti vardır kişiden kişiye farklılık gösteren. Maksimum limite ulaştığı zaman dayanamaz yıkılır; bu yıkım legonun yıkımından daha ani ve sarsıcı olur!

Bu lego-ego örneği nerden çıktı derseniz; geçen günde söylediğim gibi “Gözünüzde büyüttüğünüzün önünde küçülürsünüz” birini gerçekten sevdiğimiz zaman kendimizi esirgemenin ne demek olduğunu tamamen unutuyoruz. Hayatımızı sevdiğimiz insanın hayatını kolaylaştırmaya, güzelleştirmeye adıyoruz. İlahlaştırıyoruz karşımızdakini:)  sıradan bir insanken bir anda He-man/ Bat-Man/ Pac-Man/ Mad-man oluyor gözümüzde. Ve sonra malum son; aşırı doz ilgi ve ego şişikliğinden kaybediyoruz s/he-man’imizi:)

Aşırı ilgi/sevgi, fast-foodla karın doyurmak gibi geliyor bana. Genelde çok açken fast- food tercih edilir. Hızlı tüketildiği için çabuk tıkar, gaz yapar ve sıkıntı verir:) Oysa yemeğe ilk başladığımızda çok lezzetli gelir.  Erişimi kolay, hızlı ve ucuzdur. Fakat fast-food’un geçici karın doyurmaktan başka hiçbir besin değeri, vücudumuza en ufak bir yararı yoktur. Aksine kilo aldırır:) Aşırı ilgi/sevgi de sadece ego doyurur; kimseyi gerçek anlamda kazandırmaz. Sebze yemeği ise; alınıp pişirilmesine kadar emek ister, zahmetlidir. Lezzeti fast-food kadar güzel olmasa da çok faydalıdır. Gerçek sevgi sebze yemeği gibidir; emek ister, insanı gerçek anlamda besler, sağlıklı kılar…

posted under Genel | Yorum

Cezalı Şehir İzmir

Mart6

Bu yıl Oscar ödülünü “12 Years a Slave” adlı film almış dediler bize. Duyduğumuz kadarıyla İngiliz sinemacı Steve Mcqueen’in yönetmenliğini ve John Ridley ile birlikte senaristliğini üstlendiği film 9 dalda aday gösterilmiş ve gecenin sonunda bu yılın galibi olmuş. Bizler izleyemedik ama bu kadar kişi izleyip beğendiyse, Oscar ödülüne layık görüldüyse güzeldir diye düşünüyoruz.

 Peki biz kim miyiz? Niye mi izleyemedik? Valla neden izleyemediğimizi bizde bilmiyoruz. Bizler 12 yıldır esarete boyun eğmediğimiz için cezalandırılan/ ötekileştirilen İzmirli’leriz:) Bu film İzmir sinemalarına neden gelmedi? Bir iki küçük geçiştirici bahane gösterildi bu konuyla ilgili tepkilere. Birincisi sinema programlarının doluluğu neden gösterildi. İkinci olarak vizyon tarihinin sömestre dönemine denk gelmesi nedeniyle filmin talep görmemesiydi. Biz sinemaseverler şunu iyi biliyoruz ki; sinemaların programlama sorumluları programları taleplere göre düzenlerler. Kültür- sanat seviyesinin bu kadar yüksek olduğu bir şehirde Altın küre apoletleri olan, Oscar’a aday gösterilen bir film için, İzmirli sinemaseverler tarafından talep görmedi bahanesi baya şaşırtıcı!

Geçen gün Yılmaz Özdil’in de yazısında “12” rakamını vurguladığı gibi, bu film isim ve içerik olarak; genel olarak Türkiye’nin ve özellikle; direnen, 12 yıldır esareti kabul etmeyen bu yüzden cezalandırılan şehir olan İzmir’e/İzmirli’ye çok uyuyor.

Gerçek bir hikayeden uyarlanan bu film ( 1853 Solomon Northup’ın anılarından);İç savaş öncesi Amerika Birleşik Devletleri’inde ailesiyle birlikte özgür bir adam olarak yaşayan (siyahi) Solomon Northup bir gün müzik işi için iki adamla tanışır ve çalışmak için Washington’a gider. Bu adamlar tarafından kaçırılıp Güney’de bir çiftliğe köle olarak çalıştırılmak üzere satılır. Esaret süresi boyunca tarifsiz işkencelere, şiddete, acıya, küçük düşürülmeye maruz kaldığı halde bir gün özgürlüğüne tekrar kavuşma umudunu hiçbir zaman yitirmemiş, içten içe mücadelesine devam etmiştir.  Northup’ın yaşadıklarının yanında en acısı da, isyan etmeye cesareti olmayan, her türlü işkence ve esarete kolayca boyun eğen umutsuz insanları görmek olmuştur. Bu insanların kolay pes edişi Northup’ı sevdiklerine kavuşma yolunda asla pes etmemek için daha da hırslandırmıştır. Yürüttüğü stratejisi ve inancı sayesinde bir gün hayali gerçek olur esaretten kurtulup ailesine kavuşur.

Bu filmi izledikten sonra, niye İzmir’de gösterime girmediğini anladım sanırım. Hükümetin zekasından ve dilinden korktuğu İzmirli’ler bu etkileyici filmden çıktıktan sonra eminim olayın mizahi bir yönünü de bulup “Gel sen 12 Yıllık esaret neymiş bir de bize sor” diye filmle ortak yanlarımızı kolayca bulup dile getirebilirlerdi.

Gelelim Solomon Northup ile İzmirli’lerin ortak yönlerine; Solomon Northup esir düştüğünü anladığı anda kimliğini, belgelerini istiyor; haklarını arıyor fakat istedikleri verilmiyor ve esir düşürülüyor.

Bizim de her geçen gün haklarımız bir bir elimizden alınıyor maalesef…esir edilmek isteniyoruz!

Filmdeki kadar açıkça belli olmasa da gizlice fiziken ve manen şiddete maruz kalıyoruz!

Filmde zencilerin ötekileştirildiği gibi İzmirli’ler olarak ötekileştirildik!!!

Diğer büyükşehirlerde yaşayan vatandaşlarla, vatandaşlık görevlerimizi eşit şekilde yerine getirmemize rağmen farklı olduğumuz için hizmet alma hakkımız sürekli engelleniyor nedense!

Biz İzmirli’ler de tıpkı Solomon Northup gibi gördüğümüz hiçbir kısıtlama ve baskıya boyun eğmeden inandığımız yolda yürümeye devam edeceğiz. Dediğiniz 1414 projesi bize 14 Şubat sevgililer gününü hatırlatmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.

Uzun lafın kısası; bin değil milyon tane Ali’niz olsa İzmirli’den size yar olmaz:)

posted under Genel | Yorum

Reçete

Şubat15

Issız adam sendromu nedir? Belirtileri nelerdir? Kimlerde görülür? Tedavi yöntemleri nelerdir?

Issız adam sendromu: Kandaki egoist insan mikrobunun çoğalmasıyla ortaya çıkan viral bir vakadır.

Hastalığın başlıca belirtileri: Kafada ve ağızda çoğalan bahaneler hastalığın başlıca belirtileridir.

Kimlerde görülür: Memnuniyetsiz, kararsız, sorumluluktan kaçan, korkak, bağışıklık sistemi henüz çift olacak kadar olgunlaşmamış bünyelerde sıklıkla görülür.

Tedavisi nedir: İsviçreli bilim adamlarının tüm çalışmalarına rağmen malesef henüz tıbben tedavisi bulunamayan bu sendrom için halk arasında alternatif tedaviler geliştirilmiştir. Örnek olarak; 1 adet ayva yenildikten sonra üzerine içilen bir bardak soğuk suyun hastalığın tedavisinde başarılı sonuçlar verdiğine inanılıyor:)

Peki bu mikrop ilk olarak ne zaman ortaya çıktı ve nasıl yayıldı? Issız adam sendromuna neden olan bu egoist insan mikrobu ilk olarak 2008’de Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği “Issız Adam” filmiyle ortaya çıktı. Egoistler ve çapkınlar arasında hızla yayıldı:)

Issız Adam” modern hayatın yalnızlaştırdığı, yozlaştırdığı insanları anlatan bir filmdir. Filmi bir hatırlayalım; Alper (Cemal Hünal) doğduğu, büyüdüğü küçük kasabadan ve ailesinden ayrılmış  İstanbul’da tek başına yaşayan, 30’lu yaşlarında, gurme denebilecek kadar yüksek bir yemek kültürüne sahip, kendi restoranının sahibi iyi bir aşçıdır. Lüks yaşamayı çok seven, işinde gayet başarılı biridir; fakat özel hayatında aynı düzeni tutturamamış, yalnız, günübirlik ilişkiler yaşayan, çevresindeki herkesle ilişkisi (çalışanları/ ailesi) mesafeli soğuk biridir.

Ada ise 20’li yaşlarının sonlarında, entelektüel birikimiyle göze çarpan, kendine güvenli genç bir kadın olmasının yanı sıra hanım-hanımcık bir aile kızı imajı çizen bir bayandır. Çocuk kostümleri tasarlayıp diken Ada’nın yaşamı, Alper’in modern yaşamının aksine gayet mütevazi ve sıradandır. Alper ile Ada’nın yolları bir gün Beyoğlu’nda bir kitapçıda kesişir. Çapkın bir adam olan Alper, Ada’yı takip eder, Ada’nın istediği kitabı bulur ve kitabı Ada’ya getirmesiyle hikaye başlar.

Alper kendisini “şehir vampiri” olarak tasvir eder. Şehirden beslenen, modern toplum ve onun getirdiği yozlaşma, yalnızlık ve kopukluklar kurbanı bir şehir vampiri… Kendisinin özgürlük diye nitelendirdiği bağsızlığı ile yaşayan bir yalnızdır… Bağlanmak korkunç bir sondur Alper için. Bağlanırsa beslendiği ortamı kaybedeceğini, özgürlüğünü, benliğini yitireceğini düşünüyor. Aslında beslendiğini, güç aldığını sandığı şehir, statüsü ve bireysel yaşamı onu hızla tüketiyor. Alper işte böyle garip, ruhu hasta birisidir. Onun için sevişmek partneriyle sabaha sarılıp uyumak değildir asla. Sevişip gideceksin, gideceksin ki kendini suçlamayacaksın, sorumluluk almayacaksın. Karşındakini değersizleştirirsen değer kazanacaksın!

Ben biraz da Alper’e hak verdim ya da anlamaya çalıştım diyelim… Annesine “ çok zor be anne” –nesi zor oğlum? “Çok zor be anne” derken savunmasız, kararsız, mutsuz halini ele verdi. Alper bağlandığını anladığı an kaçtı Ada’dan. Her şey mükemmel giderken bir anda afakanlar basıp kaçmadı her halde. Peki ne oldu da böyle belirsiz gidiverdi bir anda? Sokakta Ada’ya tükenmişliğini anlatırken bahanelerinin ardındaki  nedenini de gerçeğini de anlatıyordu aslında… Bizler anlamadık çünkü mantıklı değildi bize göre! Asıl olması gerekeni bulmuşken boğuluyor ve kaçıyor Alper! O aslında sevdiğini korudu kendine göre, aşkı için kendini feda etti. Çok iyi biliyordu o ilişkiyi yürütemeyeceğini. Alper kendini tasvir ettiği gibi bir şehir vampiriydi ve True Blood’daki gibi vampir asla sevdiğinin kanını emmezdi. Bu yüzden annesini yolcu ettikten sonra hayatındaki en değerli ikinci kadını yolcu etmeye karar verdi. Annesinin yaptığı o meşhur dolmaları yerken bir anda Ada’ya ayrılmak istediğini söyledi. Hayatı ve evi birden ona çok kalabalık geldi ve acilen ıssızlığına dönmek istedi.

Ada, Alper’den ayrılırken o tüyler ürperten cümleyi söyler; “Karlı soğuk bir yerdesin… Uyku tatlı geliyor ama uyursan donup öleceksin farkında değilsin, ölüyorsun!”

Ada, Alper’in doğduğu kasabaya ve annesinin evine gitti ondan habersiz. Odasından bir kitap aldı ve sakladı. Sevgisini somutlaştırır bir anlamda!!!

Yıllar sonra Beyoğlu’nda sinemada karşılaştıklarında Ada’nın dediği olmuştur. Uyku tatlı gelmiş Alper uyumuş ve hayatı kaçırmıştır!!! Fakat Ada ise evlenmiş ve bir çocuğu vardır.

 Size tavsiyem bu denli memnuniyet kavramına tepki olarak doğmuş bireylerle karşılaşırsanız onları bahaneleriyle baş başa bırakıp olay yerini acilen terkedin. Nedenlerini kendileri bile anlayamadığı bahanelerine Allah çözüm versin:)

posted under Genel | Yorum

Erkek annesi olmak…

Ocak12

Kadın-erkek ilişkilerinin her şeklinde kıskançlık kaçınılmazdır. “Evlilik, iş hayatı, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık, ast-üst… vb gibi doğasında kıskançlığın olduğu ilişkilere bir de kadın- erkek farkı eklenince farkında olmasak ta kıskançlık bir yerden baş gösteriyor. En masum ilişki olan anne-oğul arasındaki kıskançlık/ paylaşamama duygusu kıskançlığın en naif,  en saf hali olsa gerek… Ben henüz anne değilim fakat kardeşine aşık, hayran, onu paylaşmaya dayanamayan bir ablayım. Anne yarısı sayılırım herhalde:)

Kız çocuğu anneye ortak gelir hayata… Hatta daha dünyaya gelmeden başlar anneden bir şeyler aşırmaya:) Bu ortaklık hamilelik sürecinde başlar; kız doğmadan annenin güzelliği alarak ortaklığa alıştırır anneyi. Her ortaklıkta olduğu gibi zamanla bu paylaşımlar çoğalır. Kıyafet, makyaj malzemesi, takı gibi şeylerle başlayan bu ortaklık sır paylaşımına kadar çok geniş alanlara ulaşır. Paylaşımlar çoğalınca sorunlar kaçınılmaz olur her ortaklıkta olduğu gibi:) bu yüzdendir anne-kız kavgalarının sıklığı.

Anne-kız, baba-kız, baba-oğul arasında çok güçlü bir bağ ve yadsınmaz bir sevgi vardır fakat annelerin oğullarına düşkünlüğü ve oğulların annelerine olan bağlılığı herkesten/ her şeyden çok ötedir.

Doğası gereği  kadınların gönlünü fethetmeyi bilen erkek daha doğamadan anneye hayatının en özel jestini yapıp annenin kalbine tahtını kuruyor. Hamilelik süresince annenin erkeklik hormonlarını alan erkek çocuğu anneye güzellik vererek annenin gönlünü çalmayı başarıyor.  Anneyle oğul arasındaki kutsal bağ bu jestle başlıyor ve hayat boyu annenin buna karşılık oğluna yaptığı sonsuz jestlerle devam ediyor. Erkek annesi olmak; kadının içindeki erkeği keşfetmesidir. Kadın anne olmaya çalışırken diğer taraftan erkek olmayı öğreniyor. Erkek oyuncaklarıyla oynamaya başlar, erkek masalları anlatır, erkek jargonunu anlamaya çalışır. Erkeğe kadınları anlatan rol modeldir. Oğlan çocuğu, annesini model alarak şekillendirir kadınlara bakış açısını, hayat bakışını ve eşini.  Oğlan çocuğu annenin en değerli projesidir… Anne hayatının ideal erkeğini özenle ilmek ilmek işleyerek yetiştirir. Babasının iyi yönlerine eksik yönlerini katarak harmanlayarak hayata hazırlar oğlunu. Kız çocuğu belli bir yaşa geldikten sonra anneye arkadaş  olup yükünü azaltırken erkek kaç yaşına gelirse gelsin hep aynı hizmet ve özeni bekler anneden. Kız çocuğuna kıyasla erkek çocuğu daha fazla emekle büyürken “ergenlik”, “olgunluk”, “erkeklik” vs dönemleri çat diye gelir ve  çocuğuna sarılıp öpemeden uzaktan sevmek zorunda kalır erkek annesi.

Böylesine hassas sevilen ve emekle büyütülen çocuğunu bir gün başka bir kadınla paylaşmak gerçekten zor olmalı.  Şu an ben bile böyle düşünüyorsam bir gün anne olduğumda neler hissederim ya da annem neler hissediyordur hayal bile edemiyorum.

Toplumda “kayınvalide” ve “görümce” sıfatlarının olumsuz bir imajı olduğunu hepimiz biliyoruz. Biz kadınlar,  onların en değerlilerini alıyoruz onlardan huysuz olmakta  haklı değiller mi sizce?

posted under Genel | Yorum

N’eden Sen

Ocak1

N’eden sen… b/sen birimizin hatalı bir şey yaptığı kesin ama hangimiz? Sana sorsam ben, bana sorarsan sen… 2013’ün n’edeni sensin benim için.

2013 en güzel yılımdı nedeni sendin!

2013 en kötü yılımdı edeni sendin!

Birçoğumuz için bu satırların çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Yıl değişik olsa da herkesin hayatında bir n’eden vardır mutlaka. Hepimiz buradaki “sen” ya da “ben” olmuşuzdur elbet bir aralar. Bazılarımız bu yıl “ben”li taraf oldu; belki de hayatının en tutkulu aşkını yaşarken birden ayrılıkla sarsılıp acıyı iliklerine kadar hissetti… Bazılarımız ise “sen”li taraf oldu; çekti gitti, özlendi, beklendi, sorgulandı, suçlandı ama çok sevildi… Her hikaye de “ben” olmak çok kolaydır. “Ben” hep haklıdır, masumdur, mazlumdur, hep doğrudur. Oysa fark edemediğimiz şey; herkesin içinde yaralar olduğudur. O sert kabuklarımızın altında vazgeçmişliklerimiz, küskünlüklerimiz, hayalkırıklıklarımız, hırslarımız, hayallerimiz ve değişen bizler vardır.

“13” rakamına olan batıl inancımızdan mıdır nedir bilinmez bu aralar kiminle konuştuysam ve sosyal medyada gördüğüm kadarıyla herkes sözleşmişçesine 2013’e karşı birlik olup lanet etti. Ülke olarak birlik olmaya başladığımız bu yılda 2013’ün bitmesi için kenetlendik adeta:) Kişisel yaşanmışlıklarımızı, dönüm noktalarımızı niye bir tarihe bu kadar bağladık onu da anlamış değilim. Hatalarımızın, mutsuzluğumuzun sorumluluğunu almak konusunda pek istekli ve başarılı değiliz insanoğlu olarak. Vicdanımızı rahatlatmak için uğursuzluğuna inandığımız “13” sayısına attık tüm suçu.

Peki 2013 size ne yaptı hiç düşündünüz mü? Ben kendi 2013’ümün bir kritiğini yapayım sizlerde yazımı okuduktan sonra kendiniz için yapın aynı şeyi yapın bakalım gerçekten suçlu 2013 mü?

Geçmiş yıllarla kıyasladığımda 2013’ün ilk altı ayı gayet iyiydi:) Her çıkışın bir düşüşü, her düşüşün bir çıkışı olduğu düşüncesine inanan ben bu dinginliğin/mükemmelliğin ne kadar süreceğini düşünürken beklenen deprem oldu… Yılın ikinci yarısında hayatımdaki tüm dengeler bir anda alt üst oldu. İlk altı ayın dinginliğine taban tabana zıt bir dönem yaşadım yılın ikinci bölümünde. Hayatımın birden fazla alanında kayıplar/çöküşler yaşadım. Hayatımda tüm bu olumsuzluklar olurken yıllar önce belki de sadece bir hobi olarak başladığım kalemime,  sayısız güzel fırsatlar sundu 2013. Eminim ki benden giden her şey bana “ben”in gelmesi için vesile oldu.

Tarih değişimi/yılbaşı; sıfırlanmak, yeni başlangıçlar yapmak, arınmak için elbette ki çok güzel bir fırsat. Size tavsiyem eski yılları suçlayıp, iyileşmek için yeni yıldan medet ummak yerine hayatın götürdüklerinin yanında neler getirdiğini görebilelim ve şükredelim. Unutmayın kimse kimsenin anti-depresanı olamaz!!! Her şey kendi elimizde… Farkında olmasak ta her birimiz birinin “SEN”iyiz.

                                                                                                                                                           Mutlu Sen’eler…

posted under Genel | Yorum

İki Yabancı Dil

Aralık7

Her insan doğuştan iki dil bilerek geliyor dünyaya, biri sevdiğinde konuştuğu dil diğeri ise sevildiğinde… Neden şu ki; bize güven veren, bizi değerli hissettiren insana değer vermekte zorlanıyoruz çünkü egomuzla seviyoruz. Çok net.

Sevildiğinde konuşulan dilin gramer yapısı itibariyle cümleler hep olumsuz yapı ile oluşturulur. Cümlelerin ortak özelliği ise bahaneler ifade etmesidir. İsteksiz, ukala, meşgul, profesyonel, şımarık, duygusuz, özgüvenli, neşeli bir gırtlakla konuşulur. Sevdiğinde konuşulan aksan ise; duygu yoğunluğu ve kaybetme endişesi yüzünden ince düşünceli, kibar, hassas, karşındakini boğacak derecede fedakar, uzlaşmacı olup en yumuşak ve silik ses tonuyla konuşulur. Her insan hayatında en az birer kez bu iki dili mutlaka konuşur. İlişkilerdeki kimliklerimiz hiçbirimizin gerçek kimliklerimiz değildir. Yaşadığımız her ilişkide farklı bir yüzümüz ortaya çıkar. Bu hala tam anlamıyla yetişkin olmamamızdan kaynaklanır. (Yetişkin birey olmak sadece fiziksel büyümeyle ilgili değildir; yetişkin birey kendi hayatını idame ettirebilen, kişisel gelişime açık, sosyal ve psikolojik gelişimini tamamlamış, birçok sorumluluk alabilen bireydir.) Yaşadığımız her yeni ilişki kişiliğimizin ve psikolojimizin farklı bir yönüne hitap eder. Kiminde severiz kiminde seviliriz daha çok, kiminde kıskanç oluruz kiminde rahat, kiminde domestik oluruz kiminde salaş, kiminde modern oluruz kiminde maço, kiminde sakin kiminde agresif… Her ilişkimizde taraflardan biri aynı biz olsak ta zaman, şartlar, statüler, önceki ilişkilerden alınan dersler, karşımızdakinin özellikleri, tutumu vb… her şey bu değişimi etkiler.

Çoğunlukla ilişkilerde sevmekle sevilmeyi eş zamanlı beceremiyoruz. Sevildiğimiz zaman pek sevemeyiz, sevdiğimiz zaman da pek sevilmeyiz:) Sorun ilişkilere başlama nedenimizin altında yatıyor. Beraberliklerimize kişisel eksikliklerimizi gidermek için başlıyoruz. Karşımızdakini ve ilişkimizi hayatımızın tamircisi olarak görüyoruz. Bazen yarım kalan bir aşkı, aşk acısını unutturacak, bazen düzensiz hayatımıza düzen getirecek, bazen yalnızlığımızı geçirecek bazen de özgüvenimizi sağlayacak bir tamirci… Gerçekte ne hissettiğimizi, ne istediğimizi bilmeden bu ve bunun gibi hastalıklı nedenlerle başlıyoruz ilişkilere. Birinin duygularına, sevgisine güvenerek kendimizi değerli ve güvenli hissetmek bir ilişki değil kişilik sorunudur! Mutsuz ilişki ve boşanmaların nedeni büyük ölçüde budur.

Seven taraf duygu yoğunluğu ve kaybetme endişesiyle hata yapmaktan çekinir. İsteklerini, şikayetlerini, beklentilerini dile getiremez. Gerçeği göremez, görmek istemez. Karşı tarafın kaybetme endişesinin olmaması, sevme ihtiyacı hissetmemesinin verdiği rehavet kişiye özgüven ve rahatlık imajı kazandırır. Seven tarafın sevgisinden güç alarak beslenen ve sevenin gözünde ilahlaştırdığı kişi gerçekte var olmayan; sadece seven kişinin kafasında canlandırdığı bir siluetten ibarettir. Bir gün ilgiden bunalıp gittiğinde ardında büyük bir şok yaşanır; bu kadın/adam böyle değildi eskiden çok değişti… Onu hiç tanımamışım gibi yorumlar yapılır:) Değişen hiç kimse yoktur aslında o kişi aynıdır duygular gerçeği reddetmiştir bu güne kadar. Seven tarafın kafasında yarattığı mükemmel partner rolünü alt üst etmiştir bu görevden istifa. Sevginizle, ilginizle beslediğiniz bir ilişki doyuma ulaştığında/ boğmaya başladığında her an bitebilir. Seven taraf ilişki boyunca verilen negatif işaretleri görmezden gelir. Sadece söyleneni duyar. Çünkü işine gelen budur. Duygular ancak sözden çıkıp yaşanırsa gerçektir…

Egomuzla değil mümkünse kalbimiz ve mantığımızla sevelim:)

posted under Genel | Yorum

Modüler

Kasım26

Birçoğumuz Ikea ile tanıştık modüler kavramıyla. Modüler mobilya denilen önceden tasarlanmış tek bir biçimi olmayan mobilyalar Ikea sayesinde girdi evlerimize. Kendi zevkimize ve ihtiyacımıza göre kullanmanın lüksünü ve kendi kurmanın verdiği hazzı bu sayede tattık. Modüler mobilya her ne kadar pratik ve uygun fiyatlı olsa da sağlamlık konusunda pekte dayanıklı değil. Buna rağmen yine de ilk tercihimiz modüler mobilyadan yana değil mi? “Aman bizle mi yaşayacak, beğenmişken ve fiyatı da uygun bulmuşken alalım, yıpranınca yenisini alırız mantığıyla yapıyoruz alışverişlerimizi. Sadece fiyatı uygun ve ergonomik diye mi bu kadar sevdik modüler mobilyayı? Bence tek neden bu değil… Biraz da kendimize/ yaşayışımıza benzettiğimiz için sevdik. Modüler mobilya tam anlamıyla 21.yy insanının ve ilişkilerinin tasviri bence. Artık hayatımızın hiçbir alanında alıştığımız o garanticilik, gelenekselcilik yok. Ne sporda, ne politikada, ne sanatta, ne işte, ne aşkta…

Günümüzde sporun her alanında, spor dışında her türlü oyun oynanıyor…

Politikacıların bir dediği zaman içinde diğerini tutmuyor maalesef!!!

Sanatta “cover” adı altında ummadığımız sanatçılardan hiç beklemediğimiz şarkılar dinliyoruz. Klasik eserlerin postmodernizm akımıyla bambaşka versiyonlarını izliyoruz beyaz perdede.

Modülerliğin en bariz örneklerini de iş hayatında görüyoruz. İşverenin eleman alımlarında aradığı özellik eskiden alanında uzman olması iken şimdilerde elemanın uzmanlaştığı alanda tek bir işlevi değil gerekli koşullarda farklı işlevleri/ sorumlulukları üstlenebilecek kişilik ve donanıma sahip bireyler olması.

Eskiden başlanan işlerden emekli olunurdu ya da çok uzun yıllar emek verildiği zaman ne olursa olsun vazgeçilmez eleman olmanın garantisi vardı. Fakat şu an hiçbirimizin garantisi yok iş hayatında. İş yerinin menfaati için vazgeçilmeyecek kimse yok. Aynı iş yerinde varlığımız uzun süreli olsa bile proje bazında sık sık departman değiştiriyoruz. (proje bazlı çalışmak da hayatımıza yeni giren kavramlardan biri, uzun vadeli anlaşmalar yerine kısa süreli projelerle çalışmaya başladık)

Bu durum ilişkilere nasıl yansıdı derseniz; eskiden mutlu ömür temennisi vardı şimdi ise mutlu anlar… Tıpkı iş hayatında olduğu gibi uzun vadeli ilişkilerin yerini kısa vadeli ilişkiler aldı. İlişkilerde tarafları çift yapmak için kullandığımız bağlaç bile değişti!!! Önceden “ile” bağlacı ile bağlanırken bugün “ve” ayracı ile bahsediyoruz birbirimizden. “senle ben” oldu “ben ve sen” Bütünlükten uzak. Bugünün bireyi “biz” kavramını yitirdi. Şimdilerde sürekli hareket, değişim ve hız halinde yaşıyoruz bu da bireyi bağsız, bağlantısız ve bağımsız yaşamaya yönlendiriyor. Sanırım bu duruma en uygun örnek 2009 yılında gösterime giren “Up In the Air” filmi olacaktır. Ryan Birgham (George Clooney) büyük şirketler adına işten çıkarma işini yapan taşeron bir firmada çalışıyor. İşten atılmak gibi üzücü bir durumu en profesyonel, empatiden yoksun bir şekilde açıklıyor işten çıkarılacak kişiye. Ryan işi dolayısı ile sürekli seyahat halinde, elinde bavulu ve bilgisayarıyla havaalanlarında ve uçaklarda yaşayan biridir. Ryan’ın hayata dair tek hayali on milyon uçuş mili toplamaktır! Sahip olduğu şeyler işe uçuş ve otel kartlarıdır… Aidiyet duygusunu tamamiyle kaybetmiştir!!! Elbette kariyer olgusu yeni veya kötü bir şey değil fakat bu karakterde de gördüğümüz gibi kariyer odaklı, mobil yaşayan bu insan aidiyet duygusunun yanı sıra kendi duygularını da kaybetmiş. Sorumluluk almamanın verdiği baş döndürücü mutluluk/ rahatlık var üzerinde. Ryan bir gün “Sırt çantanızda ne var” başlıklı bir motivasyon konferansı verir. Konuşmasına şöyle başlıyor; “Hayatınız kaç kilo? Şu an bir sırt çantası taşıdığınızı düşünün lütfen. Saplarını omuzlarınızda hissedin”

Özetle; günümüz bireyine göre hayatımızın en ağır parçası ilişkilerimizdir. Sürekli mobil halde, değişim ve hızla yaşadığımız bu zamanda birey filmdeki “Ryan”gibi duygularından arınıyor. Herhangi bir yere, bir duruma bağlanmak sırtımızda taşıdığımız bir yük olarak nitelendiriliyor.

 İşte modülerliğin ilişkilere yansıması da böyle; belirli rutini olmayan, gelecek vaat etmeyen, minimum sorumluluk gerektiren, yere ve zamana göre değişiklik gösterebilen, kolay vazgeçilebilen, değeri kanıksanmayan, insanda iz bırakmayan, duygu yoksunu, pratik ilişkiler…

posted under Genel | Yorum

bAŞKa Bahane

Kasım17

İçinizdeki Pollyanna’ya saygıda kusur etmeyin çünkü bugün sahip olduğunuz iyi ve kötü her şeyin sebebi o.

Bir şeye inanmak istiyorsak sağ olsun içimizdeki Pollyanna mantığımıza hiç zahmet vermeden kendi başına halleder:) Hele birde olay sevdiğimize inanmaksa… Sevdiğimizin ağzından çıkan en acı sözler bile şiddetini kaybeder içimizdeki Pollyanna sayesinde.

Ayrılık gitmekle değil susmakla başlar!!! Susmalar başladıysa anla ki konuşulacak, yaşanacak bir şey kalmamış demektir. Önce sessizlikle verir ayrılık sinyallerini. Her ne kadar karşımızdaki gözümüze soksa da gitmek istediğini, farklı anlamlandırırız işaretleri. Baktı ki böyle kibarca/ sessizce olmuyor sonra yüksek sesle söyler bahanelerini…

Kalanın canını yaktığını bile bile, onun gitmek için/kendi için uydurduğu bahaneler en güzel şekilde anlamlandırılır içimizdeki Pollyanna tarafından:) O saçma sapan bahanelere anlam yükleyerek kendimizi kandırırız sadece. Bizim gibi duygusal değil mantıklı yaklaşıyor diye süsleriz bir de bahanelerini.

Oysa içimizde fırtınalar kopar; çığlık çığlığa bağırmak isteriz “ bana akıl vereceğine aklımı alacak kadar beni sevseydin diye” İhtiyacımız olan sunduğu bahanelerle verdiği akıl değil budur demek istediğimiz sessizliğimizde….

posted under Genel | Yorum

Susmak=Duymak

Kasım11

Bazen susmak gerekir duymak için…

İlişki iki kişinin isteği ve kararı ile başlar ve çoğunlukla bir kişinin isteğiyle biter. Taraflardan biri bitirmeyi istiyorsa çoktan kendini silahlandırmıştır her türlü düzeltme/devam etme önerisine karşı. Çünkü bu kararı almadan önce kendi vicdanını rahatlatmak ve sizi bu duruma ikna etmek için tarafınızdan sunulabilecek her türlü çözüm ve önerilere karşı beyin fırtınası yapmış, imkansızlık gerekçelerini çoktan hazırlamıştır. İlişkiyi bitirmeye çalışan insan çok kararlıdır. Karşısında ne kadar mantıklı, duygusal cümleler kursanız da onun kararını değiştiremezsiniz. Sizin iyi niyetinizle yaptığınız her çaba sizi komik duruma düşürmekten başka bir şeye yaramaz.

Hepimiz biliyoruz ki katı olan her şey buharlaşır!!!

posted under Genel | Yorum
« Older Entries

Takvim

Nisan 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
My Great Web page
HTML hit counter - Quick-counter.net