Duygu Ersen Resmi Web Sayfası

The Official Web Page

Ruh Kalemtıraşım

Temmuz22

 

Hayatımızda izleri olan insanlar ruh kalemtıraşlarımızdır; kimisi boşuna kırar…kimisi sivriltir…kimisi önceki tüketenin yerine yeniden hayat verir…kimisi sivrilttiği uçla gereksiz şeyler karalatır…kimisi ömrü kısaltırken çizdiği mutluluk tablosuyla kalıcı izler bırakır hayatımızda…

Fakat şu bir gerçek ki; ruh kalemtıraşlarınızdan en sivrisi kalbinizdeki doğum lekesinin mimarına aittir!

posted under Genel | Yorum

Mantık Adayı

Temmuz14

Ekmeleddin İhsanoğlu aday gösterildiği günden itibaren öncelikle adı ile baya dalga konusu oldu. Bu eleştirileri ilk duyduğum andan itibaren çok rahatsız oldum, meğer toprağımmış:) ikimizin de annesi  Rodos doğumluymuş.  “ Ya adamın adı Ali, Veli olsa ne diyecektiniz derken o saçma seçim sloganı geldi “ Ekmek için Ekmeleddin” nedir Allahaşkına bir reklamcı çıkıpta bu nedir demedi mi? Bundan daha düşük seviyeli bir slogan olamazdı heralde… Yine de olayın bu boyutuna takılmadan mantık adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu’nu tanımaya çalışalım.

Her şeyden önce ortaya çıkan kişi kim olursa olsun, bir çatı aday olması harika bir şey. Yıllardır Akp iktidarına karşı yapılması gereken şey; muhalefetin birleşmesi çok umut verici. Türkiye’nin toplumsal yapısının aşırı yıprandığı, bariz kutuplaşmaların olduğu bu dönemde CHP ve MHP’nin çatı aday göstermesi alınan en akıllıca karar bana göre. CHP ve MHP ayrı adaylarla seçime girip oy bölselerdi Erdoğan’ın kazanması kaçınılmazdı. Oysa şimdi şartlar eşitlendi.

Bir de Ekmeleddin İhsanoğlu’nu bireysel açıdan incelersek; muhalefetin aday konusunda çok başarılı bir seçim yaptığını düşünüyorum. Muhafazakar, sağ görüşlü bir topluma sunulabilinecek “en mantıklı” muhalefet adayı! Uluslar arası bir bilim tarihçisi olması nedeniyle dinsel dogmalarda, iktidar gibi dar bir perspektife sahip olmayacağını düşünüyorum.  Bu özellikleri ile iktidarın seçmen kitlesine fazlasıyla hitap ediyor! Fakat Ekmeleddin İhsanoğlu için önemli bir diğer nokta ise CHP’de kendisini boykot eden vekillerin desteğini kazanmak ve sosyal demokrat seçmenin güvenini kazanmaktır. Bizlerin oyunu kazanabilmesi için Cumhuriyet’in dayandığı temellere olan inancını en açık biçimde ortaya koyması gerekir.

Erdoğan seçmenine hitap ederek  sözlerine“dua” ile başlamanın yanında Türk Milleti’nin “Türk Milleti” olduğunu ve temel taşının laiklik olduğunu her fırsatta vurgulamalı!!!

Kendisinin bir çatı adayı olduğunu, hitap ettiği seçmen kitlesinin mantık adayı olduğunu, karşısında bilinçli bir seçmen topluluğu olduğunu unutmamalı…

posted under Genel | Yorum

Balığım

Haziran25

 

Alkolün alaşağı ettiği her beyin hayatının en büyük acısına odaklar insanı…

Duvarlarını yıkar, korunmasız bırakır insanı acısının karşısında. Beyinden aldığı gücü dile verir… Dile öyle bir öz güven gelir ki; bensizlik de sensizlik kadar zor mu diye sorası gelir insanın cevabını bildiği halde…

Meğer hiçbir balık benim kadar hafızasız değilmiş!

Meğer kelebeğin ömründen daha kısa yaşanmışlıklar varmış hayatta…

Meğer kuşlara küçücük beyinleri yeterken, insan beyni yetmiyormuş bazen kendine söz geçirmeye…

Meğer insan kızarken de sevebiliyor/ severken de kızabiliyormuş…

Meğer beyin, kalp gibi atmazmış…

Meğer asla kesin konuşmamak gerekirmiş…

Meğer gelecekten bir şey beklemeyenler mutluluklarını geçmişte yaratırlarmış…

Meğer iliklerine kadar üzülmeden aşk olmuyormuş…

Meğer hayat değmemiş bana daha önce…

Meğer ben biraz safmışım:) okurum, yazarım, kelimelerle iyi anlaşırım ama aşka gelince enikonu salak mışım…

Meğer ben she-man mişim; senle olunca her şeyi yenermişim…

Meğer ben biraz yüzsüzmüşüm; verdiğim her sözü tutamayabiliyormuşum…

Meğer yüzüne söyleyemediğim b/aşka neler varmış içimde…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

posted under Genel | Yorum

Çocuk Olmak Zor Zanaat!

Haziran17

Kim ne derse desin hayatın en zor evresi “çocukluk” dönemidir. Bir de hayatın en kolay, en eğlenceli çağı muamelesi yapılır. “Çocuk olmak varmış, hiçbir sorumluluğu yok, işi gücü oyun oynamak falan diye kıskanılır. Dışarıdan bakılınca manzara böyle güzel görünebilir fakat eminim çocuğun perspektifinden bakınca hayatları hiçte sanıldığı gibi kolay değildir. Birde aşırı korumacı ailelerin çocukları için bu dönem işkence niteliği taşımakta desek abartmış olmayız olmayız bence.

Geçenlerde 2 aylık olan yeğenim ağladığında annesi, babası ve ben üçümüzde farklı yorumladık şikayetini. Annesi; karnının acıktığını düşünürken babası; gazı sancısı olduğunu bende uykusunun geldiğini düşündüm. Biz kendimizce sırayla bu dediklerimin hepsini denedikten sonra minik kuzu sustu rahatladı ama hangimiz haklıydık? onu hangimiz doğru anlamıştık? Belki de hiçbirimiz onu anlamamıştık denemelerimizden pes ettiği için susmayı tercih etmişti:) gerçeğin ne olduğunu asla bilemeyeceğiz.

Düşünsenize siz avaz avaz kendinizi ifade etmeye çalışıyorsunuz karşınızdaki sizi hiç anlamadan kendince size yardım etmek için kendini parçalıyor, ne hissedersiniz…

Çocukluğun en çok kıskanılan tarafı da “ekmek elden su gölden” olmasıdır. Hemen hemen neredeyse anne olmayan tüm yetişkinlerin görmeye dahi tahammül edemeyeceği bulamaç kıvamlı vitamin deposu mamaları yemek zorundalar. Çalışan insanlar için her gün yemek yapmak/ ne pişireceğini düşünmek çok büyük bir telaş olsa da sırf zahmetsiz/hazır olduğu için her gün önünüze böyle bir şey konmasını tercih eder misiniz:)

Birde küçük bir çocuksan kendine ait vücut ısın yoktur, anne/baba ısısı vardır:) Onlar üşürse kat kat giyinirsin, onlara sıcak gelirse soyunursun. Hatta sütünü bile annenin parmağı içine girebiliyorsa içebilirsin:) yoksa o bile içilmeye hazır değildir.

Çocuklar ilgilerini çeken, merak ettikleri şeyleri keşfetmeye çalıştıklarında “cıss yanarsın, o sana uygun değil, ablanın/ abinin o elleme” gibi cümleleri sıklıkla duyarlar. Genelde gerçek açıklama pek yapılmaz ya da tecrübe etmesine izin verilmez. Evet bunların hepsi anne-baba olmanın verdiği koruma içgüdüsünden kaynaklanıyor fakat günümüzde anne-baba olmak çok zor. Güvensiz bir ortamda özgüvenli çocuklar yetiştirmeye çalışıyorsunuz! Çok zor bir şey yapıyorsunuz bu konuda size yardımcı olacak en sağlıklı şey çocuğunuzun isteklerini ve yeteneklerini iyi gözlemlemek ve onları elinizden geldiğince o doğrultuda desteklemektir. Yoksa anne-babaların çocuklarına yarattığı/ şekillendirdiği steril dünyada büyüyen çocuklar ileriki yaşamlarında çok zorlanacaklardır.

Bizi ailece tanıyanlar bilir benim babam tek yumurta ikizi. Babamın dede olmaya hazırlandığı yaşta sevgili amcam baba oldu. Amcam ile babam fiziksel benzerliklerinin aksine çok farklı iki baba figürü çizdiler. Amcam çocuğunun büyümesini izlemekten ziyade çocuğunun dünyasını büyümeye elverişli hale getirmeye çalışmakla meşgul! Evini, yaşadığı semti, hayatındaki her şeyi çocuğuna göre değiştirdi. Geçenlerde oğlu parkta düşmesin diye evinin bahçesine park oyuncakları almaya kadar getirdiği durumu!

Bir eğitimci olarak benim naçizane tavsiyem “Siz siz olun ya çocuğunuzla büyüyün ya da çocuğunuzun büyümesine izin verin”

Bebekken anlamıyoruz isteklerini, kendimize göre doğru ya da yanlış  yorumlayıp karşılık veriyoruz taleplerine. Konuşmaya/ dertlerini anlatmaya başladıklarında onları dinleyin! ama gerçekten dinleyin! Ben 6 yıllık öğretmenim bu süreçte ilkokul, ortaokul ve küçük yaş grubuyla çalıştım. Küçük yaş grubuyla çalışmaktan aldığım zevki tarif edemem. Beyinleri pırıl pırıl, inanılmaz yaratıcılar ve her şeyden önemlisi dünyaya bizden çok daha farklı bir gözle bakıyorlar. Onların gözlerine sahip olsak ya da bu şansı onlara tanısak eminim ki dünyayı değiştirebilirler, en azından ülkece bizi çok daha iyi yerlere taşırlar.

Her çocuk, aynı anda; baleye, tenise, yüzmeye, satranca, piyanoya, sayısal derslere, kayağa…ilgi duymak zorunda değil. Çocuklar ailelerin projeleri olmamalı. İlgi alanlarını kendilerinin seçip o yönde ilerlemelerine olanak verin.

“Tehlike”yi sadece sözlük anlamı olarak bilmekle kalmasınlar tecrübe etmelerine izin verin, izin verin ki ilerde kendilerini korumayı bilsinler!

Anne ve babalar; güvensiz bir dünyada kendine güvenli çocuklar yetiştirmeyi ancak onları dinleyip tanıyarak başarabilirsiniz…

posted under Genel | Yorum

Aradığınız kişiye şu an da kavuşulamıyor!

Haziran8

Aradığımız kişiye genelde kavuşamayız çünkü ikili ilişkiler tahterevalli mantığıyla yürür. Tahterevallide olduğu gibi, ilişkilerde bireylerden birinin aşırı yüklenmesi diğerinin az yüklenmesine yol açar. Bu durumda tahterevallide oluşan dengeyi/ manzarayı hepimiz biliyoruz. Yaşadığımız ataerkil toplumda tahterevallinin alt ucu kültürel olarak kadınların varsayılırdı yüzyıllardır. Kadının sosyal görevleri ve erkek egemen mitlerinin altında hep bu mesaj vardı. 21.yüzyıldaki sosyal ve ekonomik değişiklikler ile ilişkilerdeki tahterevalli mantığı değişmedi fakat denge unsuru taraflarda cinsiyet ayrımı yerini duygusal farklara bıraktı. Şöyle ki; sevgisi yoğun olan, ilişkiyi yüklenen taraf, ağırlığı nedeniyle alt uca yerleşirken az yüklenen tarafı havalara uçurur. Nasıl bir aşkla yüklenilmişse artık az yüklenen taraf öyle bir yükselir ki sonunda kanatlanıp uçar ve toptan kaybedilir hiç istemeden…

Ben bu durumu bizzat tecrübe ettim…

Canı yanmış biriydim ve yıllar sonra dünyanın en mükemmel erkeğiyle tanıştım. Kendimi çok şanslı hissettim, yaşadığım üzücü olaydan sonra Allah’ın bana bir ödülüydü bu mutluluk. Her sabah şükretmek için daha erken uyandım! Üzerine titredim…tanıdıkça karakterine, saygısına,saygınlığına,sakinliğine,çalışkanlığına,dürüstlüğüne,mantığına,kendi içinde var ettiği düzenine,aile bağlarına, asimile olmaya bu kadar yakın biri iken bu denli geleneklerine bağlı olmasına hayran oldum! Her yönüyle bu kadar mükemmel olan biri ilahi aşkın yeryüzüne bir yansımasıydı adeta…Hatta eski sevgilisi böyle muhteşem birini kaybedince nasıl üzülmüştür diye düşünmeden edemedim:)

Bu rüya süreç bittiğinde attığım yüzlerce mesajdan sadece bir tanesi durumu özetliyordu “Ben olsam bende beni istemezdim” Ben böyle durumlarda soğuyan tarafa hak veriyorum bende ilgi karşısında soğurum:) Çünkü birine çok değer verince “benliksizleşiyoruz” net! Kendimizi esirgemeyi unutuyoruz. Seven taraf ilişkiyi öyle bir yükleniyor ki karşı tarafa yapacak hiçbir şey bırakmıyor. Seven taraf olunca asla yapmam dediğimiz şeyleri ardı ardına yapıp tüm tabularımızı yıkabiliyoruz. Sonunda benliksizleşip kendimizi tanıyamayacak hale geliyoruz:)  “ Bir Erkek 10 Günde Nasıl Kaybedilir” (How to Lose a Guy in 10 Days,2003) filmini çoğumuz izlemişizdir. Birini kaybetmek için filmdeki gibi türlü oyunlara, zahmetlere gerek yok tarif çok basit; aşırı sevgi, bol iyi niyet, göz kararınca ilgi, alabildiğine hoşgörü. Bir mesajla kontrol edin sevgiliniz hala ayrılmaya hazır değilse üzerine 1 tutam trip atın. Hooop 3-5 mesaj sonra yalnızsınız. Afiyetle zırıldayabilirsiniz:)

Not: Aslan sütüyle dertlenilmesi tavsiye edilir.

posted under Genel | Yorum

Acı kömür gibi;için için yanar

Mayıs21

Ölüm benim hayatımda çok hassas olduğum bir konudur. Yazılarımda sadece  bir kez bu konuya değindim dikkat ettiyseniz. Anmaktan dahi korkarım ama şu da bir gerçek ki;  bir şeyden yeterince korkarsanız olmasını sağlarsınız:( Aslında benim ki ölüm korkusu değil; kaybetme korkusu…Ölüm; değer verdiğim bir çok kişiyi aniden aldı benden. Her ölüm anidir, ölüme hazırlanmak olmaz tabi ki ama şartlardan hayırlısını seçmek, kimseye muhtaç olmadan yaşamak hepimizin temennisidir.

Yaşadığımız Soma faciası ile ilgili söylenebilinecek politik ve sosyolojik her şey basında ve sosyal medyada yazıldı/ paylaşıldı. Bana göre işin gözardı edilen daha doğrusu ikinci plana atılan duygusal boyutuna bakarsak; peki geride kalanlar ne olacak?

Geride kalanlar için şu an en iyi günler denilebilir maalesef… Çünkü evleri kalabalık; acıları ile baş başa kalmadılar henüz…Türk halkı ve hatta Dünya yardım etmek için seferber olmuş durumda…İhtiyaçları en asgari düzeyde bu günlerde. Ve en önemlisi acıları daha çok taze ve şaşkınlar…Çocukların bir çoğu olup bitenden habersiz:( Soma’da geride kalanlar için hayat/acı bundan sonra başlayacak esas…

Bunu söylemek çok çirkin ama gerçek bu; bir süre sonra el ayak çekilecek. Maddi destek devam etse bile hiçbir şey artan manevi ihtiyacı karşılayamayacak. Bugün babalarının başına gelen felaketten bir haber olan çocuklar dile gelecek…

Zaman geçecek, hayatlar değişecek, bugünün bir haber çocukları yarının yetişkini olduğunda içlerindeki acıyı gelecek nesillere köz halinde aktaracaklar…

posted under Genel | Yorum

Bir Hikaye

Mayıs12

Yaşamın hikayesi ölümden sonra ortay çıkar…

Ölüm hikayenin en çok alt başlık içeren son episodudur. Olay örgüsünün tamamlandığı, hikayenin toplandığı son nokta… Bu yüzden her ölüm, bir hikaye bırakır ardında ve aynı zamanda ayna tutar ardında yeşerecek hayatlara…

Ölümün arkasından hayatı toparlamak çok zordur. Yaptığın hiçbir şey doğru değildir. Hiçbir şeyi kendine hak görmezsin. Bana verdiğin o yüzük hayatımızın sonuna kadar beraber olmamızın simgesiydi. Sen hayatının sonuna kadar benimle oldun ama ben olamadım…

İlk zamanlarda seni kaybetmiştim; zordu…

Sonra kendimi kaybettim; daha zor oldu… insanın hayatından biri giderken onla beraber çok şeyde gider. Hep böyle değil midir; biri giderken onla gelen tüm ekstralarda gider. Bildiğin, alıştığın, tanıdığın insanlar, çevren, arkadaşların, hobilerin, fobilerin bile değişir.

Hayatındaki sıfatı ne olursa olsun tanıdığın/alıştığın birini kaybetmek çok zordur.

Ben bir süre hep seni anlattım herkese… Neleri çok sevdiğini, nelere çok güldüğünü, en sevdiğin yiyecekleri, en komik hallerini, en sevdiğin kıyafetini, en değerli eşyanı, en mutlu anını… Kötü hiçbir şey anlatmadım merak etme:) kötüleri unuttum zaten!

En garibi de bu süreci yaşarken, seni sonsuza dek kaybetmenin aslında seni bulmak olduğunu anladım. Seni bulmak bana iyi geldi. Sana kırgınlıklarım, kendime kızmalarım geçti:) Sana gelirken kendimi buldum ben! Bunu senden başka hiç kimse anlayamaz; senin için üzülürken, seni özlerken başkası için heyecanlanabildim, onu sevebildim onla mutlu oldum tekrar…

Okuyanlara belki tuhaf geliyordur ama sen beni anlıyorsundur. Aslında tuhaf değil ya da tuhaf olduğu kadar mantıklı hayat devam ediyor. Sen olduğunda beni, sen öldüğünde beni, senden sonra beni, senden sonraki çabalarımı biz biliyoruz… Gitmek mi zor kalmak mı bilmiyorum ama ben kalmayı tecrübe ettiğim kadarıyla yorum yapacağım; kalan büyük bir yükle kalıyor. Ne olursa olsun uzun yıllar gerekiyor kendine tekrar karşıdan bakabilmek için.

Hayat devam ediyor, durdurmaya çalışmak kendimi cezalandırmak olurdu… oysa kimsenin suçu değildi bu sadece çok erkendi… Sensiz 8.yıla giriyoruz, fotoğraflarda sen aynısın ben artık değişmeye başladığım için senle ilgili yazılı, somut bir şey bırakmak istedim.  Benim için değerli olan çok insan var orda hepiniz nur içinde uyuyun…

posted under Genel | Yorum

Insta Foto

Nisan30

Benim doğduğum güne ait tek resmim var, annemin kucağında…

Kardeşimin ( 6 yaş küçüğüm) annem doğuma girmeden ve doğumdan sonrası fotoğraflardan oluşan 1 adet albümü…

8 yaşındaki köpeğimizin ise; sayısız CD’lerden oluşan fotoğraf arşivi var!

Fotoğraf sanatının son 20 yılda ne kadar hızla değiştiği verdiğim şu kronolojik örneklerden apaçık belli oluyor. Peki ya fotoğraf sanatının değeri? Kolaylaşan ve çoğalan her şey gibi fotoğraf sanatı da değer kaybediyor gün be gün ne yazık ki…

Son yıllarda babaanneme her gidişimde albümlerine bakmaya bayılıyorum. Albümler derken toplamda en fazla 5-6 taneler.  Sadece 5-6 albüm fakat her biri koca bir ailenin hayatlarının/yaşanmışlıklarının görüntüleri. O fotoğraflara baktığımda en çok  dikkatimi çeken şeylerden biri; fotoğraf sanatına saygı duyulduğu eski zamanlarda. En özel anların hatıraları olarak kalacakları için stüdyoya gidilmeden özenildiği, uzun bir hazırlık süreci olduğu. Yapılı saçlar, yeni, ütülü kıyafetler, bayanlarda topuklu erkeklerde yeni boyanmış parlayan ayakkabılar… Çoğunlukla en az çekirdek ailenin bir arada olduğu pozlar ve en önemlisi; her fotoğrafın ardında yatan bir anı!!!

Babaannemin evindeki 5-6 albümü ezberledim diyebilirim oysa hiç tanışmadığım, bugün hayatta olmayan çok fazla aile büyüğü var o albümlerde. Ama babaannem onları öyle güzel bir kronolojik sıraya koymuş ve resimlerin ardında yatan anılarını o kadar güzel anlatıyor ki herkesi tanıyıp o günleri yaşıyorum adeta…

80 yaşındaki babaannem yıllar geçmesine ve o kadar ev değiştirmesine rağmen o albümler hiç eksilmedi, kronolojik sıraları hiç bozulmadı! Eee topu topu 5-6 albüm tabi saklamak çok kolay oluyor tabi, şimdi öyle mi :) Artık fotoğraf, sanat olarak adlandırılamayacak kadar önemini yitirdi maalesef! Dijital fotoğraf makineleri ile değişmeye daha doğrusu basitleşmeye başladı… Cep telefonlarının kamera olarak kullanılması, tabletlerin ve sosyal medyanın da etkisiyle fotoğraf sanatı iyice değerini yitirdi.

Anı yaşarken, anı biriktiremiyoruz artık!!! Eskiden ne güzel fotoğraf makinelerine film alırdık. 36 fotoğraf çekme hakkımız vardı. En güzel, en anlamlı pozu vermek için ciddiyetle bakardık kadraja. Hatta poz hakkımız bitmesin diye en değerli anlara saklardık sayılı fotoğraf hakkımızı! Şimdi öyle mi… aynı pozu beğenmeyip sayısız kez çekebiliyoruz; kısıtlama yok, poz çok, saklanan yok! Değerli- değersiz her anı çat-çut çekiyoruz. Bir de sosyal medyada paylaştık mı oohh görev tamam… Saklamak falan nerde… Sosyal medyada paylaştığımız zaman görev tamam, fotoğrafın ve o anın hiçbir değeri kalmıyor sanki. Dönüp o fotoğrafa tekrar bakma/ o anı hatırlama ihtiyacı duymuyoruz. Zaten çektiğimiz tüm resimleri bastırmaya kalksak dünya ekonomisinde yeni bir krize neden oluruz:)  Şimdilerde her anımızı, her yaşadığımızı fotoğraflandırmakla kalmayıp videoya alıp ölümsüzleştirdik sanıyoruz fakat hiçbir şey saklayamıyoruz … Bilgisayarda dosyalarda, cd’lerde, harddisklerde sayısız kopyalar yapıp sakladığımız değerli-değersiz bir sürü fotoğrafımızı bir süre geçince ne olduğunu unutup yayıntı diye bilerek siliyor ya da format kurbanı veriyoruz.

Fotoğraf sanatının bu denli önemini kaybetmesi/ basitleşmesi bana bazı değer yargılarımızı da kaybettiğimizi gösteriyor. Gelecek nesillere aktaracağımız, onlara bizi hatırlatacak, örnek olacak değerli hatıralar bırakamayacağımız için çok üzülüyorum.

posted under Genel | Yorum

Deyey Mi Hiiyc?

Nisan26

BİR RÜYA GÖRÜR GİBİ SENİNLE BULUTLARA UÇTUĞUMDA
BİR ATEŞ YAKAR BENİ SEVGİNLE TUTUŞTUĞUMU SANIRDIM
YAĞMUR OLUR DAMLA DAMLA ÖPERDİM ÖPERDİM DUDAKLARINDAN
BİR NEHİR GİBİ ÇAĞLAR AKARDI AKARDIM DAMARLARINDAN

DEĞER Mİ HİÇ DEĞER Mİ HİÇ
DEĞER Mİ DEĞER Mİ DEĞER Mİ SÖYLE
BİR RÜYA ÖMÜR BOYU 
SÜRER Mİ SÜRER Mİ SÜRER Mİ SÖYLE

DEĞER CANIM DEĞER ELBET 
DEĞER BİR TANEM AŞK İÇİN HER ŞEYE
NE HAYAT NE DE GERÇEK
ENGEL Mİ KANATLANMADAN UÇMAYA (SEZEN AKSU)

 

  Benim çocukluğumu bilen herkes bu şarkının benim için ne kadar özel olduğunu bilir. Bende fabrika çıkışı bir sorun olduğu bebekliğimden belliymiş:) Herkesin söylediği ilk sözcük “agu-gugu, anne, baba” gibi kelimeler olurken, benim ilk kelimelerim “ değer mi hiç” imiş daha doğrusu benim o gün ki deyimimle “ deyey mi hiiyc”miş. Altımda bezim, ağzımda biberonum şarkıyı söylemeye çalışırken, kasetçalarda sürekli bu şarkıyı açmaya çalışıyormuşum:) İşte bir insan 7’inde neyse 70’inde de odur lafı çok doğru:) 2-3 yaşındayken anne- baba demeden “deyey mi hiiyc” diye şarkı söyleyen birinin 30’una geldiğinde aşk konusunda felsefesinin çok mantıklı boyutlarda olması beklenemez aslında…

 

Bu yazıyı, geçen gün en yakın arkadaşlarımdan biri bana şu cümleyi kurunca yazmaya karar verdim; “Ya Duygu bir insanın karakterine, güzel davranışlarına aşık olunur, sen bu adamın neyine aşık olmuştun? çok saçmaydı ve farklıydınız dedi ve rahatladı…Kıyamam bu cümle kurulmak için baya bekletilmiş belli:) bir avazda çıktı ağzından…Arkadaşım cümlesini bitirip rahatladıktan sonra benden mantıklı bir savunma bekliyordu.  Fakat sanırım ikinci şoku cevabımla yaşadı… – Haklısınız dedim… Hatta onun çekinip de dile getiremediği olumsuzlukları bile saydım. Öncelikle çok farklıydık, yabancıydık, uzaktık, aşık oldum denecek yoğun duygular yoktu ortak paydada, geçmişi/ geleceği olmayan kısacık bir süreç, ne sahiplenme, ne çılgın süprizler ne de büyülü bir aşk… hiçbir şey yoktu evet:) dışarıdan da içerden de bakınca manzara bu. Hayali, ütopik bir adam vardı sanırım… belki o bile yoktu küçücük bir canlıyı mikroskopla büyüterek tanımak gibiydi yaptığım…

Arkadaşımın beni eleştirdiği, bu anlamsız süreci çoğu insan hayatının bir bölümünde yaşamıştır diye düşünüyorum. Her ne kadar hayata “agu-gugu” demeden değişik bir şekilde şarkı söyleyerek başladıysam da sanırım bu dönemsel mantıksız olma konusunda tek değilimdir:) Aşk duyguların mantığa meydan okuduğu ve kazandığı bir süreçtir…Aşk sevgiye dönüşürse ne ala fakat sevgiye dönüşmediği takdirde kimyasalları bir süre sonra erimeye başlıyor ve tükeniyor …Eee dolaptaki meyva bile  en fazla 1 hafta dayanırken karşılıksız duygular taze kalır mı:)

 Aşk bir tür görme bozukluğu adeta…aşık olunan kişinin olumlu özelliklerini ya da görmek istediğin özelliklerini görürsün. Olumlu özelliklerini abartır, olumsuzları görmezden gelirsin.

Aşık olunduğu zaman;tüm ilgi ve dikkat aşık olunan kişiye odaklanır. Sanki etraftaki her şey o kişiyi hatırlatmak için sinsice organize olmuştur. Tesadüf diye kendimizi kandırırız da o gayet algıda seçiciliktir.

Aşk coşma durumudur; aşık olunduğu zaman enerjimiz belirgin ölçüde artar. Bu enerji artışıyla beraber uyku ihtiyacı ve iştah azalır:)  Ve hatta içinizden daha cömert, iyi niyetli, daha anlayışlı, yardımsever, konuşkan güleç  bir insan çıkar.

Takıntılı yaşama/ düşünme biçimine sahip olma halleridir; aşık olduğunuz zaman her yer ve koşulda aşık olduğunuz kişiyi düşünürsünüz, yüzünüz sebepsiz yere güler olmadık anlarda.. Bu sürekli düşünme hali etrafta “obsesyon” diye yorumlanır fakat “obsesyon” tamamen farklı bir şeydir. Obsesyon; kişinin gerçekleşmesinden korktuğu, istemediği bir şeyi düşünmesidir. Oysa aşık olduğun kişiyi düşünmek keyif veren bir eylemdir.

Yaşadığınız aşk gerçekse sevgiye dönüşür; fakat sadece bir görme kusurundan ibaretse zamanla erir, tükenir. Bu büyüsel, olağanüstü rüyanın bitmesini istememek çok normaldir ama ne kadar çabalasanız da önünde sonunda görme kusurlarınız netleşecektir.

 

 

 

 

 

 

posted under Genel | Yorum

Biraz Özeleştiri

Nisan2

 Can Dündar’ın 01.04.2014 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki, köşesine verdiği başlığı okuduğumda, günlerdir kafamda bir türlü somutlaştıramadığım seçimin kilit cümlesini buldum “Çökmek değil, çözmek gerek” Ortaya çıkan bunca yolsuzluğa, hırsızlığa, ülkeyi getirdiği bu duruma rağmen Ak Parti seçmeninden hala güvenoyu alabiliyorsa bunun nedenlerini düşünmek lazım!

Her şeyden önce muhafazakar, sağ görüşlü bir ülke olduğumuzu ve on iki yıldır iktidar olmanın getirdiği kemikleşmiş bir oy oranı olduğunu unutmamak gerekir. Bunları göz önüne alınca sonuçlar çokta şaşırtıcı olmadı belli bölgeler için.

Peki bunca hırsızlığa, yolsuzluğa, arsızlığa rağmen ( yapılan hileleri saymazsak) sağladıkları bu istikrarın başka bir deyişle bizim yaşadığımız hayal kırıklığının nedenleri nelerdir? Bana göre bu seçim sonuçlarının iki temel nedeni var; birincisi muhalefetin ta kendisi! Birey olarak hiçbir şekilde tasvip etmesem de Başbakan’ın gittiği her ilde, her mitinginde muhaliflere laf ettikten sonra o il için yapacağı yatırımlardan, projelerden söz etmesi. Buna karşın muhalefet ne yaptı mitinglerinde? Bu kadar yolsuzluk, hırsızlık, şiddet ortaya çıkmışken bu durumdan en iyi şekilde faydalanıp kendilerini anlatacaklarına, daha iyisini yapacaklarına dair halka garanti vereceklerine mitingleri iktidarı şikayet etmek için kullandı sadece. Muhalefetin izlediği seçim politikası resmen iki çocuğun kavgası kadar basitti; “ arkadaşım kaka ben ciciyim”

Muhaliflerin başarısızlığının ikinci nedenini de en iyi İzmir gösterdi. İzmir meydanlarda olduğu gibi sandıkta da birlik olmayı bildi. Tıpkı iktidar yandaşlarının 12 yıldır yaptığı gibi… her koşulda inandığı ideolojinin yanında oldu, bireyin değil!!! İzmir’in hali ortada… Cezalandırılmış şehiriz biz:) İzmir için iktidar en güçlü kozunu kullandı yine de olmadı. Oyumuzu bilinçli kullandık, bölmedik. Bin Ali Yıldırım’ın süper projeleri karşısında; İzmir nasılsa Chp’nin, solun kalesi bana bir şey olmaz deyip bizi cepte gören, hiçbir şey yapmayan Aziz Kocaoğlu’na değil ideolojiye verdik oyumuzu. İzmir’de seçimin galibi Aziz Kocaoğlu değil laik İzmir halkıdır!!!  Ülke olarak meydanlarda sağladığımız birliği, İzmir dışında sandıklarda sağlayamadık ne yazık ki… Onları onların silahıyla vuramadık.

Ben çıkan sonuçlara çokta şaşırmadım aslında hatta umut verici bile buldum diyebilirim. Muhafazakar ve sağ eğimli bir toplum olmamızın yanı sıra Türk halkının alışkanlıklarından kolay kopamadığını biliyoruz. Aydın kesimi tenzih ederek söylüyorum;  kırsal kesimde yaşayan halkın 12 yıldır iyi kötü farkında olmadan/ sorgulamadan alıştığı bir düzen var. İkincisi; seçimlerden kısa süre önce patlak veren olaylarla kafası karışık olan, arada kalan, araştırmayan, okumayan bir seçmen vardı iç kesimlerde! Burada Aysun Kayacı’yı anmadan geçemeyeceğim; toplumun her bireyi bizim eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, her gün gördüğümüz komşumuz ya da iş arkadaşlarımız gibi değil. Muhaliflerin en büyük hatası bu bana göre. Muhaliflerin bir türlü içine karışamadığı Anadolu’daki halk resmen Ortaçağ karanlığında yaşıyor. İşin siyasi tarafından baktığımızda iktidarın bu kesimlerde nasıl bir politika izlediğini açıkça hepimiz biliyoruz. Kapı kapı dolaşıp kömür, makarna dağıtarak kazanıyorsa muhaliflerde kapı kapı dolaşıp halkla tanışıp aynı şeyi yapacaktı. O yolla güven duyan halkın nabzına şerbeti o yolla verecekti. O insanların gönlünü/ oyunu ancak o yolla alabilirdi. Muhalefet hitap ettiği toplumun sosyal konumuna bakarak çizmedi yolunu maalesef genel konuştu hep.

Daha önce de dediğim gibi ben bu seçim sonuçları için çokta karamsar değilim. Sol’da az da olsa yükseliş varsa ve iktidar kanadı ( yaptığı hilelere rağmen) kan kaybetmeye başladıysa, seçimler yıllardır hiç olmadığı kadar sağ ve solun nefes kesen çekişmesiyle sonuçlandıysa gelecek umut vaat ediyor demektir.

Evet aydın kesim olarak bu kez çok umutluyduk ama unutmayalım bu ilk seçimdi. Bundan ders çıkarıp önümüze bakacağız. Başarı sağlayamadık diye seçim öncesi savunduğumuz hiçbir şey boşa gitmeyecek. Bize yapılan hiçbir şeyi unutmadık!!! Birleşince nasıl bir güç olduğumuzu gördük, birleşince bize bir şey yapamadıklarını gördük… parkımızı yıkmak istediler, yapamadılar…yasakladılar, kapattılar yine de yolsuzluklarının ortaya çıkmasına engel olamadılar.

Bundan sonra ki seçimlerde daha çok çalışacağız, sandıklarımıza daha çok sahip çıkacağız. En önemlisi muhalefet kendine çeki düzen vermeli; siyasi dilini değiştirmeli!!! Hatta siyasi dilini değiştirmekle kalmayıp köhnemiş zihniyetleri, yıllardır aynı argümanla siyaset yapan kişileri değiştirmeli! Halkını tanımalı ve birlik olunmalı…

posted under Genel | Yorum
« Older Entries

Takvim

Temmuz 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Haz    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
My Great Web page
HTML hit counter - Quick-counter.net