Duygu Ersen Resmi Web Sayfası

The Official Web Page

Lohusa nedir? Neden olunur?

Ağustos26

Son zamanlarda lohusalık kavramı unutulduğu için hatırlatmak istedim.

“Doğumdan sonraki 6 hafta lohusalık olarak adlandırılır. Bu dönemde gebeliğin kadında yarattığı fizyolojik ve psikolojik değişimler gebelik önceki haline döner. Her organ ve sistemin gebelik öncesi haline dönmesi farklı zamanlar alır. Bu nedenle halk arasında “lohusanın mezarı 40 gün açık kalır” sözü yaygın olarak kullanılır. Bu söz gerçekleri yansıtmaktadır. Çünkü doğum ve lohusalık döneminde ortaya çıkan hastalıklar hayatı tehdit eder boyutta olabilir.”

Lohusalık dönemine ilk ihanet İngiliz kraliyet ailesi gelini Kate Middleton’dan geldi. Doğum yaptıktan hem de normal doğum yaptıktan sadece birkaç saat sonra bir kolunda bebeği, diğer kolunda eşi ince topuklu ayakkabılarının üstünde halkı selamladı. Doğumdan sadece birkaç saat sonra kusursuz görüntüsüyle halkı şaşırtan Düşes yeni bir akımın öncüsü oldu:)

Şimdi moda bu

Gün geçmiyor ki yeni bir moda peydah olmasın! Düşes Kate Middleton’dan sonra ünlü anneler bebekleri ve fiziklerini yarıştırma savaşına girdiler adeta… Ünlü dünyasında yeni doğum yapan annelerin göbeklerini açıp hiç doğum yapmamışçasına değişmeyen fiziklerini sergiledikleri bebekleri ile resim çektirmeleri moda oldu.

Son günlerde magazinler, 3.5 hafta önce Amerika’da ikiz bebeklerini dünyaya getiren Alman oyuncu Wilma Elles ve Ceren Hindistan’ın doğumundan 20 gün sonra bebekleri ve düm düz karınları ile verdikleri pozlarla çalkalanıyor.

Biri lohusalara ve lohusa adaylarına açıklasın lütfen: doğumun zor olanı makbuldür. En zor, en acılı, en uzun sürede gerçekleşen doğum kutsaldır. Zor olmasa bile, dilden dile anlatılarak zorlaşan doğumda anne yüceltilir. Zorluk doğumun fıtratında var:)

Kadınlar için doğumun zor olanı; erkekler içinse askerliğin zor olanı makbuldür.

Kadın doğumda, erkek askerde kahramanlığı gösterir!!!

Erkeklerin bitmek bilmeyen tek sohbetleri askerlik anılarıdır. Askerlik anılarını anlatılırken en zor şartları kendisinin yaşadığını ispatlamak için birbirleriyle yarışırlar adeta…

Sırf anlatabilecek bir asker hikayesi olsun diye, bedelli askerlik yapan erkekler bile bankada beklediği sıralarla övünür oldu:):):) Erkekler bedelli askerlikle bile prim yapmaya çalışırken kolay doğum modası ne ya… Ben şimdiden lohusalık döneminde ne yapacağımın, eşimden ne isteyeceğimin, nasıl naz-kapris yapacağımın hayalini kurarken bu magazinsel resimleri hiç  doğuma uygun bulmuyorum:)

Bırakın bu moda ünlüler arasında kalsın bayanlar… Varsın bu modaya biz uymayalım…

Biz keyifle lohusalık döneminin tadını çıkaralım:) 40 gün yatalım, dinlenelim gelecek uykusuz geceler için enerji toplayalım. Ölçülü oranda naz yapıp son kez şımarmanın tadına varalım. Ne de olsa anneye özel, kadına en özel  olan dönemi tadını çıkara çıkara yaşayalım…

 

 

posted under Genel | Yorum

Eğ/vlenin:)

Ağustos17

Yine bir yaz mevsimi son bulmakta, nam-ı diğer evlenme mevsimi de diyebiliriz:)  Profiller gelinlikli- damatlıklı resimlerle doldu, soy adlar değişti, bütün kış her bir detayı için uzun uzun uğraşılan düğünler oldubitti. Her bir hafta sonumuz düğün eventleriyle doldu, o kadar ki birçoğumuz eş dost düğününe katılmaktan tatile gidemez olduk:)

Diyetisyenlere gidildi, spor yapıldı istenen kilolara ulaşıldı:) saçlar gelin başına göre renk/ model aldı. Bin bir zorlukla düğün yerine karar verildi. İki aileye uygun tarih belirlendi. Bilmem ne teyzenin sevmediği, bilmem ne amcanın çok sevdiği yemekler göz önüne alınarak menülere karar verildi. Domino hassasiyetinde oturma düzeni yapıldı. Bu arada sayısız kez gelinlik provasına gidildi. Milyonlarca davetiye örneği arasından tarzınıza en uygunu seçildi. Nikah şekeri/ lavanta demode oldu diye davetlilere dağıtılacak opsiyonlar arandı. Giriş müziğindn ilk dansa, çiçek atmadan gecenin finaline kadar tüm şarkılar özenle hazırlandı.

Kendimizi giydirdiğimiz yetmiyormuş gibi konsepte göre sandalyeler de giydirildi. Fotograflar için mesaj dolu aksesuarlar itinayla seçildi. Bütün bunların yanında, hemen hemen mini bir düğüncük olan kına gecesi de organize edildi.

Bu evlilik olayı toplumumuzda niye bu kadar çok abartılır anlamıyorum. Düğün sözlük anlamı olarak bir olayı kutlamak için yapılan eğlencedir. Yani; hayat arkadaşını bulduğunda eşinle dostunla o kişiyi tanıştırıp bu mutlu olayı kutlamaktır amaç!

Al sevgilini ve bu mutluluğunu paylaşmayı istediğin en yakın çevreni git bir adaya ya da deniz kenarına… orda evlen, eğlen ve dinlen gel!  Bir taşla üç kuş vur yani:)

Hatta üç kuştan çok daha fazlasını…

Birincisi, davetiye derdin yok.

Davetiye seçme derdi yok. Davetiye gönderdim/ unuttum, ulaştı/ ulaşmadı derdi yok:)

Samimi olmadığın insanları zoraki çağırma derdin yok!

Aman o kırılmasın, yok bu darılmasın diye düşünüp bir ordu nikah şahidi seçme derdin yok!

Tanıdık- tanımadık onlarca kişiyi eğlendirmek zorunda kalmayacaksın, en yakınlarınla eğlenirsin!

Türkiye bu; yoluna, havasına, köprüsüne, meydanına güven olmaz! yol kapanır, eylem olur, miting olur düğününe geç kalırsın ( Şahsen bizde yollar kapandı salona en geç biz teşrif ettik, ben evet diyemeden nikah merasimi bitti:)

Kalabalık düğünlerin bir diğer dezavantajı da düğün sahipleri bütün gece her şeyi kontrol altında tutmak zorundadır. Bu yüzden gece de en az eğlenenler genelde onlardır. İki tarafa eşit ilgi dağılımından öpülmedik yanak, sıkılmadık el bırakmamaya, poz verilmeyen tek bir davetli kalmamasına kadar her şeyden sorumlulardır. Bu gece de yapılan en ufak bir ihmal/hata tüm evlilik hayatına mal olur alimallah:)

Şehir ya da ülke dışında evlenmenin en büyük avantajlarından biri de; manzaralı bir yer tercih ederseniz çok güzel düğün fotoğraflarınız olur… Fotograf işini de halletmiş olursunuz. 3-5 günde kalıp dinlenirsiniz balayı da aradan çıkmış olur!

Konsolosluğa yakın bir yerde konaklarsanız nikahınıza yürüyerek gider gelin arabası süslemesi, hazırlaması, trafik gibi zımbırtılardan da kurtulursunuz.

Peki ben bunları niye yazdım? Biz bu fikirlerle çıkmıştık yola:) Bizim bir hayalimiz vardı:)

Ama…

Ben anneanne ve babaannenin ilk torunu, ailenin biricik kızı olarak düğünsüz evlensem eş –dost ne derdi aaaaaaa!!!

Eşim, ailenin en büyüğü, son bekarı olduğundan onun ailesi de onla düğün dükkanını kapatacaktı:)

Kısacası ailelerdeki stratejik konumumuz nedeniyle bu hayalimizi gerçekleştiremedik:)

Tüm detayları yazdım, biz yapamadık şansı olanlar siz yapın! Evlenin, eğlenin…Kendinizi de eşinizi-dostunuzu da yormayın:):):)

posted under Genel | Yorum

Türkiye kan gölü…

Ağustos5

Bugün ilk kez bir şehit cenazesine şahit oldum. Gözlerimle görünce acıyı daha da derin hissettim. Televizyondan izlemekle, sosyal medyadan takip edip ahhh vahh demekle olmuyormuş. Acılı aileyi görünce tam tabiriyle içim parçalandı… Üstünden saatler geçmesine rağmen toparlayamadım kendimi.

Gördüğüm karelerde en çok canımı yakan ise, çevrenin duyarsızlığı görmek oldu!

Cenaze için nöbet tutan polisin ağacın altına uzanıp telefonuyla oynadığını görmek oldu!

Caminin önünden pervasızca telaşla yürüyüp şehidimize bir Fatiha okumadan geçen insanları görmek oldu!

Gencecik bir aslan bizlerin güvenliği/huzuru için oradayken şehit düştü fakat cenazesi için bir süreliğine yolun kapanmasına şikayet eden insanlar oldu!

Bu manzaraları gördüğümden beri biz nasıl böyle duyarsız bir toplum haline geldik diye düşünüyorum, yanı başımızda bir cenaze varken hem de şehit cenazesi varken, görmezden gelip hayatımıza devam eder olduk:(

Eee armut dibine düşer; suçu başta aramak lazım!

Türkiye kan gölüne dönerken, ülkenin Cumhurbaşkanı hala koalisyona yanaşmayıp erken seçim pazarlığı yapıyor.

Başbakanı ise her gün TV’ye çıkıp  “Sabrımızı test etmesinler” demekle yetiniyor.

22 eve ateş düştü 22 ananın canı yandı. Ülkenin sabrı taştı, Davutoğlu’nun sabrı hala test aşamasında!

Bu nasıl bir hükümet? Nasıl bir yönetim anlayışı? Nasıl bir siyasettir yaa?

Aslan gibi askerlerimiz bu ülke için kan akıtıyorlar ama bu ülkenin Meclisi tatil!!!

Terör için göstermelik bir kere toplandılar güya onda da kavga dövüş, hakaretler sonuca bağlanmadan konu kapandı tatile çıktılar.

Olan ateş düşen yüreklere oldu…

14 günde 22 şehit!!!

Bu hükümetle, bu sorumsuzlukla bu aymazlıkla maalesef daha çok anneler ağlar:(

posted under Genel | Yorum

Kadına Şiddet!!!

Temmuz20

Elin oğlu diplomana değil yaptığın pilava bakar.

En modern erkek bile günü gelir sana, yerinin mutfak ve yatak odası olduğunu hatırlatır.

 

Medyadan takip ettiğimiz üzere oyuncu Bade İşcil yaklaşık iki yıl önce işadamı Malkoç Sualp ile evlendi. Birde erkek çocukları olan bu ünlü çift son haftalarda magazinlerden düşmüyor.

Geçtiğimiz haftalarda gündem, Bade İşcil’in eşinden psikolojik şiddet gördüğü iddasıyla açtığı ve son dakika geri çektiği boşanma davası ile çalkalandı. Son anda geri çekilen dava dilekçesinde “öfke nöbetlerini kontrol edemeyen, baskıcı, asabi, katı kuralları olan kocanın her sinirlendiğinde sözlü şiddet uyguladığı iddaa edilmişti. Düzelir umuduyla sessiz kaldığını belirten İşcil, bu bekleyişin yerini korku ve huzursuzluğa bıraktığını açıkladı.” İşcil, dilekçesinde ayrıca; davalı kocanın “Bu çocuğu kendi kurallarıma göre büyüteceğim, sen karışamazsın. Çocuğu emzirmeyeceksin, kucağına almayacaksın! Sütünü biberona koyacaksın dadısı verecek. Çocuk iki yaşına geldiğinde de Londra’ya yatılı okula göndereceğim, artık onu görmeyeceksin” diyerek yeni doğum yapmış anneyi psikolojik olan yıprattığı; doğumun gerçekleştiği günde doğumhaneye gelerek bebeğin, anne ile duygusal bağını kesmek için göbek bağını kendisinin kesmek istediği belirtilmiş!

Okuduklarımız/ duyduklarımız inanılır gibi değil… Bir insan evladı, bir anneye / çocuğunun annesine bunları nasıl yapar akıl alır gibi değil…

Bade İşcil’in bu iddaları kadar kendisine gelen destek mesajları da trajik! Bade İşcil’e gelen destek mesajlarının hemen hemen hepsi aynı cümlelerle başlıyor “ Eee okumuşu da bunu yaparsa…” Şiddet  sadece cehaletten kaynaklanmıyor. (şiddetin tek nedeni eğitim olsa eminim bu denli yaygın olmaz ve  çözümü çok daha kolay olurdu) Kadına şiddet yalnızca eğitim seviyesinin düşük olduğu kırsal kesimde değil yurdumuzun dört bir yanında ne yazık ki…

Malkoç Sualp bu teze en iyi örnek; İstanbul doğumlu olan Sualp, eğitimini yurtdışında tamamlamış sosyal ve ekonomik düzeyi yüksek bir kişidir.  Sonuç; eşine şiddet uyguluyor…

Yani demem o ki neden eğitim değil…

Neden mi?

Neden, erkek egosu…

Neden, erkek çocuklarını yetiştirme şeklimiz…

Neden, tecavüzden, uyuşturucu, gasp ve hırsızlığa kadar her suçun çözümünü imanlı birer birey olmakta bulan yöneticiler…

Neden, tecavüz olayında erkekten çok kadında suç bulan zihniyet…

İnsanı üstün kılan tek meziyetin ahlaki değerler ve erdem olduğundan bir haber  bireyler…

Yaşadığımız toplum adı üstünde erkek egemen toplum; bundan mütevellit erkekler her ne kadar moderniz, eşitlikçiyiz deseler de bilinçaltlarında eşlerinden/ kız kardeşlerinden/ sevgililerinden hep bir adım önde olma, koruma, dominant olma arzusu var.

Erkeklerin bu dominant olma, korumacı özellikleri hayatları boyunca aile bireyleri, eğitim kurumları, sosyal ortamlar ve medya araçları tarafından bilinçaltlarına övünülecek özellikler olarak işlenir. Kendisiyle eşit özelliklere sahip olan karşı cins erkeğin yegane değerlerini tehlikeye attığını düşünür. (Örnek; Bade İşcil’in popülerliğini hazmedemeyen eşi ve bunun neden olduğu şiddet tepkileri) Yegane değerlerinin tehlikede olduğunu hisseden erkek savunmaya geçer. Tıpkı kavgada saldırıya maruz kalan kişinin kendini savunması gibi… “Çünkü insan beyni fiziksel saldırıya nasıl tepki verirse, düşünce saldırısına da aynı tepkiyi verir” beyin açısından saldırının fiziksel veya düşünce bazlı olmasının farkı yoktur.

Peki bu durum nasıl değişir? Kadına şiddeti engellemek için neler yapılmalıdır?

Kadına şiddetle mücadele için Türkiye’nin ihtiyacı olan tek şey zihniyet değişikliğidir! Ki bu değişim, bu hükümetle hayal bile edilemez. Tecavüz olayında erkek yerine kadını suçlayan, kadının haklarını elinden alan, gün geçtikçe kadını etkisizleştirmeye çalışan hükümetin, kadına şiddete karşı ve kadın-erkek eşitliği için çözüm konusunda çözüm üretmesini beklemek hayal olur.

Yine bu hükümet değil midir ki kadına şiddetle mücadele komisyonu kurup tüm komisyonu erkek üyelerden oluşturan. Bu konu için bir tane bile kadının görüşünü almayan!

Kadın için en iyisini erkek bilir/ erkek yapar diye düşünen zihniyetten ne bekleyebiliriz ki…

Türkiye’nin batısından doğusuna, eğitimlisinden tabir-i caizse cahiline Türkiye’de yaşayan her bayan ne yazık ki ideolojik olarak şiddet mağdurudur!

posted under Genel | Yorum

Hayatımızı Sadeleştirmek Mümkün Mü?

Haziran28

Amerika’da yeni alışveriş trendi; alışveriş yapmamak!

Aslında yapılmak istenen tam olarak; hayatı 100 eşyaya indirgeyerek yaşamak!

Sadece 100 parça eşya ile yaşamak! Evet yanlış okumadınız, kıyafet, kozmetik, kitap, kalem, çanta, ayakkabı vb… Toplamda sadece 100 parça eşya ile yaşamak. Bir internet sayfası tüketicileri sadece 100 parça kişisel eşya ile yaşamaya davet ediyor. Sitenin bu çağrısı hayli talep görmüş ki hatırı sayılır sayıda bir grup kişisel eşyalarını hayır kurumlarına bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyorlar.

Peki sizce bizim böyle bir şey yapmamız mümkün mü?

Biz denize giderken bile alışveriş yapmaya başlayan bir toplum olduk son yıllarda. Çeşme/Bodrum’da hangi beach’e gidersek gidelim mayosundan peştemaline, güneş kreminden terliğine, kitabından güneş gözlüğüne kadar ne ararsan var. Yanında hiçbir şey taşımak zorunda değilsin, alışveriş ayağına geliyor.

Alışveriş çılgınlığımız bu kadar masum ve anlık değil tabi ki…

Her yıl düzenli olarak, bozulmadığı halde sırf yeni modeli çıktığı için değiştirilen cep telefonlarımız…

Sadece bir kez giyildikten sonra dolap bekleyen bir sürü kıyafetlerimiz…

Misafire özel alınan bilmem kaç kişilik porselen tam takım yemek takımlarımız…

Sadece misafirin oturması için ayrılan evlerimizdeki odalar…

Yılın 2 ayı gitmek için 10 ay kapalı duran yazlık evlerimiz…

Bir incesini almak için değiştirilen dev ekran televizyonlarımız…

Evde/mutfakta birkaç defadan fazla kullanılmamış bir sürü elektronik eşyalarımız…

Kullanmadığımız halde vermeye/ bağışlamaya kıyamadığımız onlarca kişisel eşya ve benzerleri…

Hepimizin evi bu saydıklarımın en az bir kaçı ile dolu değil  mi:)

Sizce biz toplum olarak hayatlarımızı sadeleştirip, hayatlarımızı eşya yerine anı / tecrübe biriktirerek zenginleştirmeyi başarabilir miyiz?

Sürekli bir şey almak için kendimizi parçalayacağımıza sonra da bunlara bekçilik yapmak için uğraşacağımıza bu çabayı kendimize harcasak daha mutlu olmaz mıyız… İç sesimizi  dinleyip kişisel gelişimize vakit ayırsak, dev binalardan sıyrılıp doğayla iç içe olsak…

“Aslında biz dünyaya sahip değil, şahit olmaya geldik” (alıntıdır) bunun farkına vararak yaşayıp telaş ve hırslarımızdan sıyrılsak çok daha mutlu bireyler olabiliriz!

posted under Genel | Yorum

Öpünce geçiyordu da alkışlayınca gitmezler be kardeşim

Mayıs23

Reklam nedir? Neden yapılır?

Reklam kelimesinin sözlük anlamı; Mal veya servis satışını arttırmak amacıyla yayın araçları ile yapılan duyurudur.

Amacı ise; hedef kitleye sunulan ürünü etkili bir mesajla aktarmak ve müşteriyi ürünü almaya ikna etmektir.

Bu mantıkla düşünüldüğünde reklamdan beklenen; en doğru, en etkili, en çarpıcı biçimde satıcının/firmanın ürünü tanıtmasıdır.

Bu reklam konusu nerden çıktı diyorsunuzdur. Son zamanlarda yayınlanan reklamların amacını anlamak için canımız çıkıyor:)

Koskoca, dünya devi Coca-Cola’nın yaptığı reklam ortada…

İki sevgili “Vaacchh bir coca-cola eeaacchhh” diyerek birbirine kur yapıyor.

Dünya devi bir marka nasıl ve neden böyle saçma bir şey yapar diye şok yaşarken ikinci ve hayatımızı/ yaşayışımızı etkileyecek daha saçma bir reklam geldi!

60-70-80-90 ya da 2000… hangi nesilden olursak olalım “Öpünce geçer” denilerek büyüyen bir toplumuz biz:) Düştüğümüzde, bir yerimiz acıdığında, canımız yandığında annemiz öper geçerdi:)

Öpünce geçiyordu da (0-6) alkışlayınca gitmezler be kardeşim (+18)

En başa dönelim… Reklamın amacı neydi; sunduğun ürünü etkili bir mesajla anlatmak ve müşteriyi ürünü almaya ikna etmek.

Şimdi reklama dönecek olursak “Alkışlıyoruz. Oy verin gitsinler” Alkışlamakla kalmayalım göbek atıp halay çekelim yeter ki gitsinler de onlar gidince sen ne yapacaksın onu söyle!

Siyasi partiler seçim zamanı, seçmen karşısına çıktıklarında yapacaklarına dair vaatler verir, kendilerini seçmeleri halinde neler değişeceğini anlatır.

Maalesef CHP’nin reklamında tek bir şey var “Oy verin AKP gitsin biz gelelim” Eee sen ne yapacaksın?

Kılıçdaroğlu’nun tek vaadi; asgari ücreti 1.500 tl yapmak! Onu da devlet değil işveren veriyor.

Solda yeni oluşumlar olmasına rağmen oy bölmeyelim, birlik olmaya çalışalım diyoruz da savunulacak bir tarafı da kalmadı maalesef…

Türkiye’de çok ciddi bir muhalefet sorunu var. CHP iktidar olamayacağının farkında tek umut AKP’nin oy kaybetmesiyle oluşacak koalisyon… O da bu güncellenmeyen kafalarla çok zor!!!

posted under Genel | Yorum

En Mutlu Gün:)

Mayıs19

Geçtiğimiz hafta sonu 3 arkadaşımın 1. Evlilik yıldönümü kutlaması ve çok sevdiğim bir arkadaşımın da düğünü vardı. Sosyal medya da gördüğüm kadarıyla da başka birçok düğün/ nişan varmış bu hafta sonu.

Öncelikle evlenen/nişanlanan, yıldönümü kutlayan tüm çiftelere sonsuz mutluluklar diliyorum.

Düğün deyince aklıma, o akıl almaz hazırlık evresi geliyor maalesef… 5 ay önce evlenen biri olarak hatırlamak istemediğimiz bir süreç olarak kazındı hafızamıza:) Kısa bir zaman içinde evlenmeye karar veren pratik bir çift olarak istediğimiz yurt dışında nikah yapıp birkaç günde dinlenip/gezip geri gelmekti… Taa ki aileler tanışana kadar:)

Katıldığınız o rüya gibi düğünlerin hiçbiri bir genç kızın rüyası değildir emin olun. Hiçbir genç kızın hayalinin; davetlilerin çoğunu tanımadığı bir organizasyonun detayını düşünmek, sonunda başarısız olacağını bile bile kendi dışında herkesi memnun etmeye çalışmak olduğunu düşünmüyorum.

O güne ait en şahsi şeyin olan gelinliğini bile eleştiren olacaktır (Şahsen benim oldu:) hem de kendi ailemden)

Suçlanan: gelinlik

Suçu: sade olmak

Yargı makamı: aile büyüğü

Ailenin istediğini kırmayıp düğüne tamam diyorsun. Önce yer aranıp bulunuyor sonra uzun uğraşlar sonucu ortak zevke hitap edecek menü oluşturuluyor. Bir de kendi giyiminle uğraşman yetmiyormuş gibi; sandalyenin giydirilmesi, ışığı, peçetesi, çiçeği böceği bin bir detayla uğraşıyorsun.

Bunlarla da bitmiyor, bilmem ne amcayla bilmem ne abiyi yan yana getirmemek için puzzledan hallice oturma planı yapıyorsun.

Düğün günü gelip çattığında panikten sizi doğuran annenizi tanımazken bilmem ne teyzeyle fotoğraf çektirmediyseniz yandınız!

Düğün zahmetleri bunlarla bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz… Bir kere kimse düğün yerini beğenmeyecek… Beğenmemeye programlı geliyorlar bence:) Yer kimine uzaktır, kimine ulaşım zordur.

Yemek menüsü kimseyi memnun etmez; beyaz et olsa kırmızı et aranır, kırmızı et olsa beyaz…

Günlerdir gözlerin patlayarak özenle yaptığın yer düzenine de bir şikayet bulunur illa ki…

Bu paket program işkenceye, gelin ve damadın en mutlu günü adı veriliyor:)  Aslında doğru mantık böyle zor bir günde bile mutlu oluyorlarsa her şartta  mutlu olurlar:)

posted under Genel | Yorum

Anne ve Babaların Dikkatine

Mayıs8

Son günlerde çocuğu okul yaşına gelmiş olan herkesi okul seçme telaşı sardı. Bir takım özellikler eğitim dünyasının paket programı haline geldi adeta. Daha doğrusu bu paket programı oluşturan neden; veliler arasında ön planda tutulan bazı özelliklerin fetiş haline gelmesi!

Bu özellikler neler mi?

Hemen hemen her anne- babanın isteği “sosyal, özgüveni yüksek, lider bireyler yetiştirilmesinin yanı sıra  küçük motor gelişimlerine önem verilsin, mümkünse çift yabancı dil eğitimi olsun, bale yapsın aynı zamanda açık/kapalı alan sporlarına yönlendirilirken satranca da vakit ayrılsın!

Talepler bu yönde oldukça arzda ona göre oluşuyor!

Çocuklarla çok mesai yapan biri olarak benim şahsi fikrim ( gözlemlerin sonucunda edindiğim fikir demek daha doğru olur sanırım)  Öncelikle doyasıya oyun oynayıp şarkı söyleyebileceği, kendini özgürce ifade edebileceği, akademik başarıyı kendine misyon edinmemiş “uzaya yollayacağız”, “kuş konduracağız” gibi süslü vaatlerde bulunmayan kurumları tercih etmenizi öneririm.

Velilerin talep ettiği özellikler çocukların beynine bir paket olarak sokulmuyor. Arzu edilen bu özellikler (öz güvenli, başarılı, sosyal ) vaat edilen okullarda çocuklara kapsüller yutturularak ta yetiştirilmiyor. Demem o ki; kayıt anında okulun en tecrübeli öğretmeni ya da müdürünün biz “lider, sosyal, öz güvenli, başarılı” çocuklar yetiştiriyoruz demesinin hiçbir önemi yok.

Hür büyüyen, kendini ifade etme fırsatı verilen, oyun oynayan, araştırmaya teşvik edilen, merakı ve sonsuz soruları mantıkla ve sabırla cevaplanan çocuklar ancak bu yönde gelişecektir.

Okul seçiminde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise; siz siz olun övgülerin havada uçuştuğu bir kurumun sıcaklığına kapılmayın. “Harikasın, muhteşemsin, çok özelsin, çok akıllısın, çok güzelsin, çok yakışıklısın” gibi övgülerin cömertçe kullanıldığı yerlerden uzak durun.

Birincisi,  hayatlarının ileri ki dönemlerinde görecekler ki kimse gazla çalışmıyor:) Amaç hayata hazırlamaksa biraz daha gerçeğe yakın olunması gerektiğini düşünüyorum. Bir şeyi yapabilmesi için çocuğu akıllı/zeki olduğunu söyleyerek cesaretlendirmek yerine çocuğa nasıl yapması gerektiğini öğretilmeli.

İkinci ve daha önemli olarak dikkat edilmesi gereken nokta; övülmesi gereken şeyler sahip olduğumuz  (yakışıklı, güzel/akıllı vb gibi) sıfatlar değil doğru davranışlarımız olduğunun bilinmesidir.

Mesela çocuğunuz odasını dağıttığında ona dağınık olmaması için uyarmak yerine, odasını toplamaya teşvik edilip olumlu davranışı övülürse bu onun için daha yapıcı olacaktır. Çünkü çocuklar davranışlarını yetişkinlerin tepkilerine göre belirliyorlar. Büyüdükçe oturacak karakterlerini de bu tepkilere göre şekillendiriyorlar.

Her çocuk farklı örnekli bir örgü gibidir bana göre. Her biri dikkatle ilmek ilmek işlenmelidir.

Erken yaşta okul seçiminde, akademik eğitiminden ziyade çocukların bireysel özelliklerinin dikkate alınmasına önem verilmelidir. Akademik eğitimin eksikliği ileri ki yıllarda da giderilebilir fakat davranış eksikliğinin telafisi çok zor.

 Evet ; eğitimin maddi ve manevi külfetli olduğu doğrudur; fakat görüyoruz ki cehaletin bedelini ödemek çok daha zor!!!

 

posted under Genel | Yorum

Kadın olmak zor zanaat!

Nisan12

Ey kadın birinci vazifen fit fiziğini ve güzelliği ilelebet muhafaza etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. Yorgun ve hasta olduğunda bile seni eleştirecek karşı  ve hem cinslerin olacaktır!

Kadın olmak zor zanaat! Bakımlı olduğun kadar becerikli, kariyerinde başarılı olduğun kadar evinde de pratik ve hamarat, seksi olduğun kadar da domestik olacaksın.

Geçenlerde “The Women” (2008) adlı filmi izlerken bir sahneden çok etkilendim.  Ünlü bir tasarımcı olan annesi (Meg Ryan) başta olmak üzere etrafındaki tüm kadınların kariyer hırslarının yanı sıra bakımlı olmak için verdikleri mücadeleyi görerek büyüyen 15-16 yaşlarındaki genç kız, büyüdüğün farkına varmaya başladığı bir gün annesine şöyle der;

   -“Anne ben büyümek istemiyorum. Doyasıya hamburger yiyip istediğim gibi giyinmek istiyorum” Bu sahne kadın olmanın zorluklarını açıkça özetliyor sanırım.

Kadın dediğin tablo gibi olacak… güzel renklerden oluşan görselliği sergileyecek.

Yaş alıp yaşlanmayacak.

Yağlanmayacak.

Her ayın 5-10 günü acıyla kanayıp şikayet etmeyecek.

Yer süpürecek, yemek yapacak, ütü yapacak hatta pantolona çift çizgi çekecek.

Sebze ayıklayıp soğan doğrayacak aynı zamanda kariyer de yapacak.

Hem bakımlı olacak hem de yollu olmayacak:)

Demem o ki kadın olmak zor zanaat:)

Siz siz olun tüm bunları başarmak için uğraşmayın!!!   Mükemmel eş/ evlat/ anne/ dost/ iş partneri/ sevgili/ ev hanımı olmaya çalışmayın.

Bir insan kendi sorumluluğundan fazla çaba harcayınca iyi bir şey yapmış olmuyor. Tam aksine başta kendi olmak üzere, karşısındaki kişinin rolüne de yazık ediyor. İnsan doğası gereği tüketmeye meyilliyizdir. Yerimize yapılan iyiliklere çok çabuk alışır rahata bağlarız.

Hele ki ikili ilişkilerde kusursuz olmaya çalışmak çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Evin yükünü, ilişkinin sorumluluğu fazlasıyla üstlenen, karşısındaki erkeğin hayatını kolaylaştıran kadınlar sonunda genellikle mutsuz olurlar.

Neden mi?

Birincisi; kadının yaptığı fedakarlık bir süre sonra minnetle ve övgüyle karşılanmaz çünkü yaptıkları görev olarak üzerine yapışır!

İkincisi ve daha da vahim olanı; erkeğin hayatını kolaylaştırdığını düşünen kadın aslında erkeğin rolünü çalar. Gücünü kullanamayan erkek kendini işe yaramaz hisseder ve kendini iyi hissedeceği, zafer duygusunu tadacağı yeni heyecanlar aramaya başlar. Bu heyecanlar genelde sığ sularda aranır:)

Yalnız ve mutsuz kadınların çoğu mükemmel olmaya çalışan kadınlardır.

Unutmayalım ki ilişkilerin temeli paylaşıma dayanır. Herkes kendi rolünü özgürce yaşasın…

posted under Genel | Yorum

Teknolojik çağda teknolojisiz çocuk büyütmek mümkün mü

Mart22

Bir eğitimci olarak çok uzun zamandır bu konuyu düşünüyorum… Daha doğrusu eğitimci olarak teknolojiden en verimli şekilde yararlanmaya çalışırken küçük öğrencilerimi bu girdaba düşmekten nasıl uzak tutabilirim düşünürken cevap 2.5 yaşındaki yeğenimden geldi!

Bilinçli bir aile tarafından, mümkün olduğunca teknolojiden uzak büyütülmeye çalışılan yeğenim arabanın camından gördüğü beyaz bulutları daha yakından görebilmek için camdan parmaklarıyla bulutları yakınlaştırmaya çalıştı! O an cevabımı aldım… Biz her ne kadar mümkün olduğunca onları teknolojiden uzak tutmaya özen göstersek de bunun imkansız olduğunu anladım. Yeni nesil zaten teknolojinin elinde doğuyor. Onları ayırmak neredeyse imkansız… Teknolojik çağda yaşarken çocuklarımzı teknolojiden  tamamen uzak tutmak  imkansız olsa da  bu durumu iyi yöneterek sorunu giderebileceğimizi düşünüyorum.

Bu konuyu çoğu zaman velilerimle de konuşuyoruz. Her ne kadar bilinçli olmaya, çocuklarını elektronik cihazlardan (telefon/tablet) uzak tutmaya çalışsalar da zamana ayak uyduramamanın ve arkadaşları arasında ezilmenin verdiği vicdan azabıyla bunun mümkün pek olamadığını söylüyorlar.

Kısacası yaşadığımız çağda çocuğumuzu teknolojiden uzak tutmanın mümkün olmadığını görüyoruz o halde bu durumu en iyi şekilde yönetmeye/kontrol etmeye çalışmalıyız.

Bu durumda ailelere çok iş düşüyor; aileler çocuklarları için sosyalleşebilecekleri, yaşıtlarıyla oyun oynayabilecekleri organizasyonlar yapmalı. Alışveriş merkezleri, elektronik oyun alanları yerine çocuklarını parklara götürmeli açık alan oyunlarının grup oyunlarının keyfini tattırmalı. Ayrıca, bizler sokakta/ parkta ip atlayarak, saklambaç oynayarak, top oynayarak, bisiklete binerek, arkadaşlarımızla oyunlar oynayarak büyüyen bir nesildik. Bu zevki çocuklarımıza da yaşatmalıyız. En önemlisi çocuklarımızı doğayla tanıştırmalı taşla toprakla oynamasına fırsat vermeli doğadaki her canlıyı tanıtıp sevmesini sağlamalıyız. Bu şekilde şiddetten uzak, sevgi dolu, doğaya saygılı, doğa sever, havyansever nesiller yetiştirebiliriz.

Çocuklarımızı teknoloji bağımlısı olmaktan korumanın diğer bir yolu ise onları yeteneklerine uygun spor ve sanat dallarına yönlendirmektir. Sanat ve sporla küçük yaşta tanıştırmalı enerjilerini ve potansiyellerini verimli etkinliklere yönlendirmeleri sağlamalıyız.

Teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak ya da çocuklarımızı tamamen uzak tutmak mümkün olmadığına göre bunun bağımlılık, psikolojik ve sosyolojik bozukluklara yol açmadan sınırlı kullanım sağlayarak teknoloji ile ilişkilerini kontrol altında tutabiliriz:)

posted under Genel | Yorum
« Older Entries

Takvim

Ağustos 2015
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Tem    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
My Great Web page
HTML hit counter - Quick-counter.net