Duygu Ersen Resmi Web Sayfası

The Official Web Page

Hepimiz Bridget Jones’uz

Eylül27

Yıllar sonra yine bir Bridget Jones fırtınası esiyor kadınlar aleminde… İstisnasız her kadının kendinden bir şey bulduğu tek karakter desem abartı olmaz heralde. Aynı fabrikanın ürünü olduğumuz kız kardeşlerimizle bile  benzemezken “Bridget Jones” karakterinin hepimizde yakınlık hissettirmesinin nedeni nedir acaba?

Filme gelmeden; Bridget Jones karakterine can veren Rénee Zellweger 15 yıldaki fiziksel değişimi ile (tüm müdahalelere rağmen )kadına en büyük dersi veriyor!

Starda olsan, kendine en iyi şekilde de baksan, estetiğin dibine de düşsen “zamana karşı gelemiyorsun YAŞLANIYORSUN” Rénee Zellweger son hali ile kadınlara; kendinle çok uğraşma, benim gibi olma doğal yaşlan mesajını veriyor resmen 🙂

O kötü estetiklerden sonra Rénee Zellweger sayesinde bir çok kadın estetik fikrinden vazgeçmiştir diye düşünüyorum.

 Konumuzun asıl nedeni olan filme geri gelirsek;

Peki biz neden seviyoruz Bridget Jones’u bu kadar? ( kaldı ki kadınlar dünyasında hem cinsini bu kadar sevmek pek alışık olduğumuz bir durum değildir:)

Bridget jones ekranlarda görmeye alıştığımız “Bihter Ziyagil/ Firdevs Hanım” gibi; mükemmel, zayıf, fit, güzel, asla ev işi yapmayan, başarılı iş kadını ama çalıştığını hiç görmediğimiz gerçekle örtüşmeyen hayali karakterlerden değil. Kiloları, hataları, hayalleri, dilekleri, dertleri, istekleri, işi, kıyafetleri, ağda sorunu, depresyonları vb. her şeyi ile sıradan bir kadının hayatını yansıtıyor.

Her kadın gibi aşk istiyor. İlgi gösterendense ilgisiz olan daha cazip geliyor:)

Her kadın gibi periyodik olarak diyete başlayıp ilk çikolata krizinde bozuyor.

30 yaş sendromunu dibine kadar yaşayıp aile baskısına maruz kalıyor.

Aşkın yanında biraz da kariyer yapmak istiyor. Ama aşk hayatındaki çalkantılardan kariyeri de nasibini alıyor arada:)

Yalnızlık korkuları, histerik bunalımları ile tam anlamıyla bir kadın dünyasını yansıtıyor!

Çoğu zaman birbirimize dürüst olamasak ta her kadının benzer olduğunu gösterdi bize Bridget Jones.

Haa birde  Rénee Zellweger’ın aksine, 15 yıldır Marc Darcy’i canlandıran Colin Firth’un hiiiç

değişmediğini gördük. Filmin en büyük mesajı bu olmalı bana göre!!! Demek ki ne yaparsak yapalım erkeklerden daha çabuk çöküyoruz… O yüzden kadınsal sorunları kafaya takıp kendimizi çok yıpratmayalım:)

 

posted under Genel | No Comments »

Gözden Çıkardığını Elden Çıkar

Eylül1

Son zamanlarda kendim için yaptığım en güzel şey bu…

Atalarımz ne demiş; Her şeyin azı karar, çoğu zarar!

 Yiyeceğinde, eşyanın da, hatta paranın bile azı karar, çoğu zarar:)

Bu minimalist akım bende evlilik hazırlığı sürecince başladı. Aslında tam olarak minimalizm denemez farkındalık demek daha doğru olacak. Bağlantıları ters bir insan olduğumdan, her genç kızın rüyası olan süreç bana işkence gibi geldi. Bu sürecin zorluğundan değil bizim halk olarak bu süreci abartmamızdan kabusa çeviriyoruz. İki ay içinde evleneceğimi duyan herkes nasıl yetişeceksin dedi:) Alışverişleri abartmadığın takdirde bir hafta içinde bile evlenilebileceğini gördük. Hiçbir alışverişim bir saati geçmedi, çünkü her şeyi ihtiyaç ve kullanışlılık doğrultusunda aldım.

İtiraf etmek gerekirse bu durum bilinçli olarak yaptığım bir şey değildi. Evlilik hazırlığı sürecinin abartıldığını görünce hayatımızda rutin olarak yaptığımız gereksiz/ fuzuli şeylerle ne kadar çok zaman/yer ve para kaybettiğimizin farkına vardım.

İki kişi yaşayacağım evde 128 parça yemek takımına ihtiyaç yok mantıken. Hesaplarıma göre bulaşık makinasının alacağı sayıda tabak ve bardak yeterliydi… Gayet de yetiyor:) Yapabildiğim üç çeşit yemek varken on tane tencere- tava seti almak çok saçma olurdu.

Gelinlik işi yirmi dakikada halloldu. Kot mu bu yıllarca giyilecek 3-4 saat için günlerce gezemezdim.

Halısız evin temizliği çok daha kolay oluyor tavsiye ederim:)

Son bir yıldır giymediğim tüm kıyafetlerimi (en severek aldıklarımı dahil) verdim. Benim dolapta bir gün giyersem diye beklettiğimi, ihtiyacı olan ya da beğenen biri giyse ne güzel olur…

Sıklıkla giydiğim belli başlı renkler varmış, diğer renklileri aldıktan sonra pişman olmuşum.

Bu arada geri dönüşüme daha duyarlı oldum. Çöplerimi kategorilerine göre ayrıştırıyorum. Evime yakın geri dönüşüm atığı olmadığı için haftada bir gün biriktirdiklerimi en yakın geri dönüşüme götürüyorum. Bu sayede çöplerimiz çok azaldı, geri dönüşümü olan şeyleri atıyormuşuz meğer çoğunlukla:(

Plastiği hayatımdan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışıyorum. Plastik yerine camı tercih ediyorum.

Alışverişe giderken bez çantamı yanımda götürüyorum, mümkün oldukça poşet kullanmamaya özen gösteriyorum.

Az insan öz insan!!!

Sıklıkla kullanmadığım applicationları bile sildim:)

Velhasıl kelam; Ben sadeleşirken etrafımın daha nitelikli olduğunun farkına vardım ve bunu hayatımın her alanında yapmaya çalışıyorum.

Birde bayanlar klasmanında atasporumuz olan dedikodu ağız çöpü gibi bir şey, pis suyu kalbe akıp kirletiyor kalbimizi…

Birazcık minimalizm, azıcık ruh detoksu insana iyi geliyor.

 

posted under Genel | No Comments »

Sıla C/esareti

Ağustos13

7 Ağustos’ta Yenikapı’da gerçekleşen mitinge katılmayacağını “ Kesinlikle darbe karşıtıyım ama böyle bir şovun içerisinde olmayacağım” diyerek belirten Sıla’nın cesareti resmen esarete dönüştü.

Söylediklerine kesinlikle hem fikirim. Aklı, mantığı, vicdanı yerinde olan her birey gibi darbenin her türlüsüne kesinlikle karşıyım, bu görüşümü meydanlara çıkıp göstermedim. Ata’sının izinde laik, demokratik, kimsenin etkisinde kalmayan, kimsenin yandaşlığıyla bir yerle gelmeden yaşayan, kendi halinde sade bir vatandaşım.

Sıla’nın açıklamasını duyduğumda “şov” kelimesi kulağıma biraz garip geldi. Oradaki şey “şov” olarak adlandırılacak kadar basit bir olgu değil! Kurtuluş savaşından bu yana ülkemizde ilk kez birlik beraberlik tablosunun çizildiği bir baş kaldırma hareketiydi.

Adı “şov” değil demokrasi mitingiydi…

Kaldı ki demokrat olmadan demokrasi bekçisi kesilen! Onlarca insan varken Türkiye’ye mal olmuş bir sanatçı düşüncelerini söylerken sarf ettiği söze biraz daha dikkat etseydi iyi olurdu diye düşünüyorum.

ASLAN GİBİ çıkıp “sözümün arkasındayım, demokrasi demiyor muydunuz bende fikrimi söyledim” diyerek ne demek istediğinin altını bir kez daha çizmiş olsa da bunu ancak KAFAsı benim gibi çalışan insanlar anladı. Bu demecin anlamı çarpıtılıp provokatörlere malzeme oldu maalesef…

Bundan SONRA ne olacağını göreceğiz.

MALUM Türkiye’de göstermelik bir demokrasi var! Düşüncelerine göre değil, istenilene göre  şekillenecek KENAR SÜSÜ gibi davranacaksın.

NE DESELER İNANACAKSIN!

O zaman HER ŞEY YOLUNDA oluyor…

ZAMANINDA Taksim’de olanlar bugün sarayda iftarda. TAM DA BUGÜN geldiğimiz nokta budur, İNŞALLAH bir gün KORKMAdan düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz gerçek demokratik Türkiye’ye kavuşuruz.

 

posted under Genel | No Comments »

Çeşmeci misin? Adacı mısın?

Ağustos10

Her konuda bir taraf olmayı çok severiz millet olarak… Bir durum varsa safın belli olacak orta yolu yok:) Bu yaz ya Çeşmeci olacaksın ya da Yunan adacı..

Bu karşılaştırma bana çok yersiz geliyor. İkisi de bambaşka tatil anlayışı ve zevke hitap ediyor.

Yunan adalarının cazip olması ucuzluğundan değil rahatlığı, samimi ve sessiz oluşundan bence.

“ Ucuz Yunan adası yoktur, rahat İzmirli vardır”

Ya da

“Komşu komşunun sakinliğine muhtaçtır”

Kalabalık, gürültülü evinden çıkıp tek başına yaşayan komşuna gidip evin sessizliğini dinlemek gibidir adalara gitmek…

Trafik derdi yok

Değnekçi yok

Başında bekleyen garsonlar yok

Daracık sokaklarda üst üste yürüyen insanlar yok

Yürürken hapşırıp tabağına isabet ettiren yol kazaları yok

Günler öncesinden düşünmen gereken rezervasyon derdi yok

Yemeği ayrı, beach’ı ayrı ayarlama telaşın yok

Kılık kıyafet derdin yok

İstediğin kadar iç, çevirme korkun yok

Beachlerde bangır bangır müzik / partiler yok

Burun deliği kıran parfüm kokusu yerine mis gibi deniz kokusu var

Sakinlik, huzur var

Kirletmeye kıyamadığın şekilli örtüler yerine pratik kağıt masa örtüleri var

Kafa karıştırıp aklın kalmayacak kadar az ama lezzetli mezeler var

Mideden önce göz doyuran büyük porsiyonlar var

Kapını ,camını açarak serin serin uyuyabileceğin, uyanınca balkonunda kahveni içebileceğin denizle iç içe moteller var

Rahat rahat kitap okuyabileceğin sessiz, berrak sahiller var

Günaydın deyip hal hatır soran komşular var

Beachlere denize girmek için gelen insanlar var

Birde Türkiye’den daha uygun fiyata satılan yeni rakı var:)

Kısacası Adalar mı Çeşme mi diye bir taraf yok… Herkesin tatil zevki, anlayışı farklı kim nerede huzurlu ve mutluysa orası güzeldir.

 

posted under Genel | No Comments »

Otoyol

Temmuz31

 

Hayat; durağı ve sonu olmayan bir otoyol gibidr.

İlerlerken gördüğün çizgidir yaşadıkların.

Her şey geçer…

Her şeye şahit olursun sadece, sahip olmazsın!

Akar gider yol gibi hayat…

Seyir halinde duramazsın, yol üstünde park edemezsin.

Hayatla aranda görünmez bir duvar vardır… Cam gibi…

Dokunamazsın, müdahale edemezsin

Varış noktasına kadar gider de gider…

Hayat yatılı misafirlik gibidir, vakti gelince ait olduğun yere dönersin.

Yapılan zamanın içinde yolculuktur.

 

 

posted under Genel | No Comments »

Dünden Bugüne…

Temmuz4

İki-üç kişi bir araya gelince siyaset konuşmak, hükümet kurup Türkiye’yi kurtarmak milli sporumuzdur. Son zamanlarda hükümetimizin bize verdiği yetkiye dayanarak dinimizi kendi inançlarımıza göre yorumlayıp öğüt adı altında emirler dağıtmakta yeni milli sporumuz oldu maalesef…

Az önce bir alışveriş merkezinde önümde yürüyen baba-oğulun konuşmasına kulak misafiri oldum istemeden;

6-7 yaşlarında bir erkek çocuğu babasına “neden oruç tutuluyor” diye sordu.

Babasının cevabı; Çünkü Allah öyle emrediyor. Öyle ki oruç tutmazsan çok kötü olur! Ahiret’e gittiğinde pişman olup geri gelmek borcunu ödemek istersin. Cennet çok güzel bir yer. Cennete gitmek için oruç tutmamız şart.

6-7 yaşında bir çocuğa yapılan bu açıklama karşısında şok oldum… Üzüldüm…Kaygılandım…

O an aklıma; babamın din hakkında soru sorduğumda bana verdiği cevaplar geldi.

“Çalışmak en büyük ibadettir” der hep…

Kul hakkı yememek…

Dürüstlük…

Adalet…

Merhamet…

Tevazu göstermek…

Birde sağ elin verdiğini sol elin görmemesini tembih ederdi.

Dünden bugüne Türkiye’de değişen din kavramı…

 

posted under Genel | No Comments »

Kıssadan Hisse

Haziran28

Buda’nın bir incir ağacı altında aydınlandığı söyleniyor. Bizimde doğayı biraz daha yakından gözlemlememiz gerekiyor bence.  Öyle ki doğadan öğreneceğimiz çok şey, çıkaracağımız çok ders var!!!

Ağaçlar, bitkiler, çiçekler, hayvanlar tıpkı insanlar gibi hayata tutunabilmek için yaşam mücadelesi veriyor. Her canlı çevresiyle iletişim halinde olup, kendisini şartlara göre şekillendiriyor.

İletişim; canlılığın devamı için olmazsa olmaz! Her canlı, türünün devamı için çevresiyle iletişim halinde olmak zorunda.

Mesela ağaçlar;

Ağaçlar etrafındaki her şeyle iletişim içindedir.

Güneşle, rüzgarla, toprakla, iklimle, kökleriyle, börtü böcekle, kuşlarla, hayvanlarla, ağaçlarla… Kısacası etrafını çevreleyen her canlı ile iletişim içindedir. Birbirlerinin desteğine ihtiyaçları vardır.

Kökleriyle yer çekimine esir olurken, gövdesiyle yer çekimine kafa tutarak uzayan ağaçlar, güneşi daha iyi alabilmek için birbirleriyle yarışır. Her ağaç gövdesiyle tüm dallarını, meyvelerini, yapraklarını, çiçeklerini kucaklar. Her bir dalı, meyvesi, çiçeği, yaprağı güneşten faydalansın diye.

Tıpkı hiçbir evladını ayıramayan anne yüreği gibi…

Ağaç; rüzgar sert vurduğunda rüzgara dayanamayacağını anladığı zaman rüzgara karşı direncini arttırmak için köklerini toprak üstüne çıkarıp yana doğru ilerlemeye başlar!

Ağaçlar yine kendi menfaatleri için, kendi soylarının devamı için kendi türlerinin değil apayrı türlerin yanında kök salar. Kendi türünden bir ağaç hastalanınca kendisine bulaşacağını bildiğinden farklı bir yerde kök salarak kendini korur.

Eee ne demişler;

Kendinden başkasını ötekileştirmeyen, hiç hasta olmaz”

Tüm çiçekli bitkiler susuz kaldığında, yaşamının tehlikeye girdiğini anladığı an, mümkün olan en çok çiçeğini açar güzel görünmek için.

Çiçeksiz bitkiler ise, susuz kaldığı zaman tohuma kaçıp ölmeden tüm tohumlarını etrafa saçar türü devam edebilsin diye.

Tıpkı insanlar gibi, hiçbir ağaç birbirine benzemez…

Mangrov ağacının kökü suda yaşarken, sekoya ağacı ihtiyacı olan suyu sisten alır.

Gülle ağacının meyveleri gövdesinden çıkarken; incir ağacının meyve verebilmesi için erkek incirden  döllemesi için dişi incire polen taşıyan incir sineğine (incir arısına) ihtiyacı vardır.

Tik ağacı çok yavaş büyürken, Paulownia ağacı ise hızla büyür.

Birbirini kucaklamak/sevmek, farklarını kabul etmekle başlar.

 Görünen o ki canlı yaşamı her türde aynı! Doğa bizim büyüğümüz, bizden önce de vardı bizden sonra da olacak. Doğadan öğrenecek çok şeyimiz var…

Bu yazıyı yazarken ağaçlar ve bitkiler konusunda bana bilgi veren eşim Kerim Boyar’a sonsuz teşekkürler.

posted under Genel | No Comments »

Kadının Soyadı Çilesi

Haziran20

Rahmetli Duygu Asena “Kadının Adı Yok” derken az söylemiş. Ülkemizde kadının ne adı, ne hakkı ne de soyadı var maalesef…

Evlilik nedeniyle soyadımın kendi rızam olmadan değişmesini hala benimseyemedim. Eşimin soyadını asla taşımam demiyorum fakat bu seçim bana bırakılmalıydı, böyle dayatılmamalıydı.

Eşimin soyadını taşıyan kimliğimi direk veren Nüfus Müdürlüğü, kendi soyadımı kullanmak istiyorum diye talepte bulunduğumda “kadının kocasının soyadını taşıması gerektiğini, aile birliğinin kocanın soyadından devam ettiğini, aksinin kamu düzenini bozacağını” söyledi. Bu talebimi ancak mahkeme kararıyla gerçekleştirebilirmişim. Emsal teşkil etmeyen bir dava olduğundan maddi, manevi zahmetli ve uzun bir süreç olacağı, kendi soyadımı almak için eşimin rıza ve onayının gerektiği söylendi. İronik değil mi…

Yargıtay bu kararıyla, evli kadının soyadı konusundaki kararı erkek eşin iznine bırakarak cinsiyet ayrımcılığını sürdürme konusundaki ısrarını ortaya koyuyor. Erkek izin vermezse kadın kendi soyadını kullanamayacak mı? Pardon da kadının kendi soyadını kullanmasının erkeğe ne zararı var?

Türkiye’de erkek yaşamı boyunca birçok evlilik yapsa da kendi soyunun adını kesintisiz olarak taşıyabilirken, kadınlar her evlilikte kendi soy bağlarından koparılarak erkeğin bağlarına iliştiriliyor. Boşanırsa tabir-i caizse eski soyuna iade ediliyor.

Son zamanlarda kendi soyadını alma konusunu baya araştırdım. Kadınların uzun uğraşlar sonucu kendi soyadını almayı başardığı iki emsal dava inceledim. Erkek eşin onayına rağmen hakimin “187. Madde hala yürürlükteyken bu karar hiç içime sinmiyor” eleştirisine maruz kalınmış birinde!

Bu konu ile ilgili edindiğim başka bir bilgi ise; tartışma yaratan TBMM “Boşanma Komisyonu” raporunda “Ortak soyadı seçilmesi için yasal düzenleme yapılsın” önerisi.

Velev ki bu düzenleme yapıldı… “Erkek gibi kız’ın övgü, “Kız gibi olma”nın küfür sayıldığı Türkiye’de kaç erkek kadının soyadını almayı kabul eder? Komisyon kadınlara müthiş bir hak tanınıyor gibi göstererek müthiş bir kurnazlığa imza atmış, yıllardır süren mücadeleyi bir çırpıda silip kadınların fiilen koca soyadlarını kullanmaya devam etmeleri için kanun çıkarmasını önermiş.

Halbuki çözüm çok basit. Evli kadının soyadı konusundaki medeni yasa maddesi yasal olarak yok hükmünde. Kadın isterse, herhangi bir davaya gerek kalmaksızın, kendi soyadını taşıyabilir. Hiçbir yasal düzenlemeye gerek yok. Nüfus müdürlüğüne gönderilecek bir genelge ile bu sorun kolayca çözülebilir.

Tabi istenirse…

Aile olmak, aile bağı kurmak aile reisinin adını taşımakla olmuyor! Aile reisinin adını taşımak, erkeğin üstün olduğu zihniyetinin sürdürülmesinden başka bir şey değildir.

Aile; aynı çatı altında, aile üyelerinin birey olabildiği, kendilerini rahatça ifade edebildikleri, temelini saygı sevgi ve güvenin oluşturduğu toplumun en küçük birimidir.

 

 

 

posted under Genel | No Comments »

Kadın kadındır, Tamdır!

Haziran7

Bu yazıyı cumartesi günü farklı giriş ve sonuç paragrafları ile yazmıştım fakat gündem yine kadın olunca değinmeden edemedim.

Geçenlerde, ülkemizde Sumru Yavrucuk’un muhteşem performansıyla hayat verdiği” Shirley” adlı oyunu izledim. Tiyatrodan sinemaya aktarılan çarpıcı metinlerden biri olan “Shirley” kocasıyla ve çevresiyle yabancılaşmış bir kadının yalnızlığını anlatıyor.

1986 yılında İngiliz yazar Willy Russel tarafından kaleme alınan oyun ulaştığı evrensellik sayesinde sinema yönetmenlerinin ilgisini çekmiş, sahnedeki başarısını beyaz perdeye taşımayı başarmıştır.

Oyunun konusu; 40 yaşlarında kendi dünyasında hapsolan Shirley Valentine, kocasından ve çevresinden ilgi görmeyen, hayatı yemek yapmaktan, ev temizlemekten ibaret olan bir kadındır. Hatta kadından ziyade robot dense yeridir; çünkü Shirley Valentine için hayat belli noktalarda tıkanmış. Yaptıkları belli noktalardan ileri gidememektedir (sürekli aynı yemekleri yapmak, aynı tarz giyinmek, aynı düzende yaşamak…) Shirley yalnızlığını mutfağının duvarlarıyla sohbet ederek aşmaya çalışır. Karşısında kocasını ve çocuklarını hayal ederek onlara söylemek isteyip de söyleyemediklerini kusar. Hayalleriyle gerçekler arasında sıkışıp kalan Shirley, bir arkadaşının hediye ettiği biletler sayesinde ülkesi dışına çıkarak tatil yapma hayalini gerçekleştirir. Bu göründüğü gibi basit bir tatil planı değil! kendini gerçekleştirme, hayallerini gerçekleştirme, özgür olmak, mutlu hissetmek yolunda atılan büyük bir adımdır Shirley Valentine için.

Farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda, farklı iklimlerde, farklı statülerde de olsa kadın her yerde aynıdır!  Toplumun kadına direttiği domestik sıfatlar yüzünden kadının çektiği cefa, yalnızlık aynıdır!

İlk perdesi bu alt mesajlar üstüne kurulmuş bu oyun bir kadının dönüşümünü anlatıyor. İkinci perde de; ülkesinden ayrılıp tek başına tatile giden, hayallerini gerçekleştiren, hayalini kurduğu bambaşka bir hayata merhaba demeyi başarabilen özgüvenli mutlu bir kadın görüyoruz.  Çoğumuzun yapmaya cesaret edemediği şeyleri Shirley Valentine yapıyor. Görüyoruz ki değişimi kendiyle sınırlı kalmıyor. Shirley’in değişimi ile başta kocası olmak üzere tüm çevresini değiştirip cesaretlendiriyor.

Bu oyunun uzun zamandır, dünyanın farklı yerlerinde güncelliğini ve popüleritesini kaybetmeden beğenilmesinin nedeni nedir sizce?

Cevap net! Çünkü hepimiz Shirley’iz

İzleyen her kadın Shirley’de biraz kendini görüyor…kendi kocasını, kendi çocuklarını, kendi mutfağını, hayat mücadelesini, çevresiyle ilişkisini, yalnızlığı, kaygılarını…

Özellikle son zamanlarda kadın olarak yaşadıklarımız düşünülürse, “Shirley” izledikçe bize daha çok dokunacak ve daha çok beğeneceğiz.

posted under Genel | No Comments »

Bayram Günü

Nisan23

Hayatta ne yapıyorsak mutlu olmak, kendimizi daha iyi hissetmek için yapıyoruz. Bunun için çalışıyor, okuyor, öğreniyor, pişiriyor, yiyor,uyuyor, sohbet ediyor,spor yapıyor,oynuyor, seyahat ediyor ve araştırıyoruz. Yaptığımız her şey kendimize yatırım. Hayatımızı daha mutlu, sağlıklı, huzurlu kılmak için çabalıyoruz. Hepimizin amacı aynı olduğu için geçen günkü “Mutlu yaşa,İyi Hisset” adlı yazım baya ilgi gördü. Çok güzel yorumlar , paylaşımlar ve tavsiyeler aldım sizlerden:) Bu güzel güneşli bayram gününde, mutluluğun kendi içimizde, kendi istek ve gücümüzde var olduğunu vurgulayan;

“İyi Hisset, Mutlu Yaşa” sayfasını incelemek isteyenler için https://www.facebook.com/iyihissetmutluyasa/

Her gününüz bu değerli bayram günü kadar güzel olsun.

Atamızın izinde daha nice bayramlara…

 

 

 

posted under Genel | No Comments »
« Older Entries

Takvim

Eylül 2016
P S Ç P C C P
« Ağu    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  
My Great Web page
HTML hit counter - Quick-counter.net