Duygu Ersen Resmi Web Sayfası

The Official Web Page

Bu ülkede daha çok Özgecan’lar olacak/ölecek…

Şubat16

Maalesef Özgecan Aslan ne ilkti ne de son olacak… Tecavüzcüden önce tecavüzü yaratan ortamı incelemek/sorgulamak lazım. Bu ülkede zihniyet bu oldukça, gidişat bu oldukça, erkek evlatlar pohpohlanarak büyütüldükçe, kadın-erkek herkes şiddete meyilli olup psikopat zihinler oldukça daha çoook Özgecan’lar olacak!

Dünden beri sosyal medyada küfürler havada uçuşuyor, herkes tecavüzcüye, anasına, bacısına saldırıyor. Bu küfürlü söylemler, şiddet içerikli üsluplar sadece iki gündür mü var? Bu agresif tavrımız sadece acımızdan mı? Hepimiz sadece Özgecan için mi aslan kesildik? Maalesef hayır!!! Biz “amk” demeden konuşamayan,  “amk” demden espri yapamayan bir toplumuz. Hatta erkekler arasında “lan pezevenk”, “vay amk”, kızıldığı zamanda “len ibne” samimiyet hitapları değil midir?

Bayan-erkek bir şeyi unuttuğumuzda, yanlış yaptığımızda, geç kalktığımızda…Bunlar gibi en ufak aksaklıklarda “haa s….r” dilimize pelesenk olmuş bir cümle değil midir?

Tartıştığımız zamanlarda da lafımız direk karşımızdakine değil; annesine/bacısına yönelik cinsel içerikli hususlardadır. Demem o ki; dehşete/vahşete neden olan Ahmet/ Mehmet değil hastalıklı bilinçlerimizin ta kendisidir!

Cinsellik, sevişmek sevginin en samimi, en doğal göstergesi iken bu eylemin öfkenin, şiddetin göstergesi olması neden?

Neden mi?

Çünkü hastalıklı erkekler yetiştiriyoruz… Erkek adamın erkek çocuğu olur sevinciyle başlıyor bu sorun. Erkek adam ağlamaz, erkek adam küfreder/kavga eder diyerek büyütülüyoruz. Sünnet olunca gururla göster amcalara diyoruz! Penis; gücün, delikanlılığın, üstünlüğün simgesidir bizim toplumumuzda…

Öte yandan “ayıp sakın gösterme” , “oynarken eteğine dikkat et”, “hoplama”, “zıplama” diyerek büyütüyoruz kızlarımızı. Göğüsleri çıkmaya başladığında utancından kambur yürütüyoruz kızları.

Erkelerin penisi ile övünerek, kızların vajinasından/göğüslerinden utandırılarak büyütüldüğü, küfürün dillere pelesenk olduğu bir toplumda tecavüz sizce garip mi?

Bence değil…

posted under Genel | Yorum

Devletlendim!

Şubat10

Bu evlilik işi beni her geçen gün şaşırtmaya devam ediyor. Öncelikle, cool& relax biri olarak tanıdığım eşimin içinden babam çıktı:) Beyaz atlı prensim bir anda elinde köy yumurtası, doğal zeytinyağı vb. şeylerle eve gelen, marka ve kategori gözetmeksizin tüm deterjanların aynı işi yaptığını zanneden bir aile babasına döndü:)

Haa bunlar işin eğlenceli ve olumlu tarafları tabi ki… Bu müessesenin bir de resmi boyutu var! Biz imza atana kadar, mahallenin muhtarından doktoruna varıncaya kadar herkes imza attı bizden önce…

Evlendikten 2 gün sonra hasta olup hastaneye gittim. Kendi adımla başvuru yaptım, eşimin adıyla çağırıldım! Bismillah daha öz babam evlendiğime alışamadan devlet baba uygun gördüğü şekilde bizim evliliğimizi onaylamış. Bayana  kararı sorulup onayı alınmadan  direk eşinin adıyla çağırılmasına çok kızmıştım ki değişim sadece soyadımla sınırlı kalmadığını gördüm!! Kütüğüm de değişmiş pes yani… Evlendim diye DNA’mda değişmiş olabilir mi?

Ataerkil bir toplumda yaşıyoruz, aile olmanın gereği olarak aynı adı taşımayı kabul ediyorum (yine de bu değişimin fikrim alınarak, devlet dayatmasıyla değil de kendi rızamla olmasını isterdim) ama kütük neden değişir? Biri bana bunun nedenini anlatsın… Niye bayanın kimliğinde kendinin değil de eşinin kütük yeri yazıyor? Birçok bayanın kütüğü belki de hiç gitmediği, görmediği, insanlarını, adetlerini, geleneklerini bilmediği farklı şehirlerde gözüküyor… Evlilik aynı şehirler de doğmakla olmadığına göre herkes kendi kütüğünde kalsa olmuyor mu? Her şeyden önce bayan ayrı bir birey değil mi niye kimliği bu denli eşinin egemenliğine geçiyor?

Kimliğimi elime alınca bir tek kan grubumu kendime yakın buldum  tek o değişmemiş haa bir de T.C kimlik numaram. Hiç zahmet etmeyin biz iki numara kirletmeyelim, eşimle tek numara kullanırız demek istedim!!!

Belki sadece kağıt üzerinde aile bağını kurmak amacıyla yapılan masum bir değişiklik gibi görünüyor ama tabir-i caizse bir bayanın geçmişinin silinip,  tüm haklarının eşine devredilmesi gibi çirkin bir görüntü değil mi? Şahsen ben inanılmaz rahatsız oldum. Aile birliği açısından soyadının değişmesi ya da eklenmesini tabi ki destekliyorum ama kütük değişiminin mantığını anlayamadım.

Evlenince bayanın birey olarak hakları (kadın hakları) yerini aile kavramının önemi ve korunmasına bırakıyor.  Yani “kadın” (bireyselliği) gidiyor yerine “aile” geliyor. Öyle ki “Kadın ve Aileden sorumlu olan bakanlığın adı “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” olarak değiştirildi.

Uzun “kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, çünkü o fıtrata terstir” deyince ülkemizde eşitlik kavramı sorgulanmaya başlandı.  Bu söylemden sonra kadın haklarına saldırı yavaş yavaş başladı. Önce kürtaj yasağı geldi. Doğum kontrolüne kısıtlamalar getirildi. Bu kısıtlamalara kitleler halinde tepki gösterilince kadına daha sinsi bir darbe ile vuruldu…

Kadına sunulan esnek çalışma saatleri, çocuk teşvik primi (çocuk sayısına göre artan) devlet altını ile resmen kadınların erkeğin egemen olduğu iş dünyasından uzaklaştırılmaları için tuzak kuruldu. Azaltılan çalışma saatleri ve çocuk primi ile kadınlar eve hapsedildi. Böylece tüm domestik işlerin kadına yıkılması, erkeğin evde baskın rol alması kaçınılmaz oldu.

Devlet bu denli kadının haklarını elinden alırken “kadına şiddet”, “kadın cinayetleri”, “ayrımcılık” gibi suçlardan şikayet ediyor erkekleri lanetliyoruz.  Oysa kadınları kimliksizleştiren tapu görünümlü kimlikler, kadınları sınırlayan evde oturmaya yönelten yaptırımlar, ataerkilliğin, devlet politika ve yasalarıyla iç içe girmesinin vahim sonucudur!!!

posted under Genel | Yorum

Komşu komşunun külüne muhtaçtır!

Şubat6

Biz Türk toplumu olarak çok kibirliyizdir. Açlıktan ölsek, burnumuzdan kıl aldırmayız… Komşumuzun hiçbir şeyine muhtaç görünmek istemeyiz.

Fakat şu bir gerçek ki; atalarımız boşuna dememiş, komşu komşuya muhtaç olmasa bile en azından kendinde olmayan komşusunun sahip olduğu bir şeye özenir/heveslenir…

Tam da bu noktada, siyasi anlamda her ne kadar şahsına münhasır bir ülke olsak ta:) yine de göz hakkı, insan komşusunu kıskanıyor… Külüne olmasak ta başbakanına muhtacız sanki:):):)

Komşumuz radikal sol koalisyonundan! Bizim devlet babamız bize hiç radikal soldan başbakan almaz!!!

Hele çocukluğundan beri siyasetle uğraşan, bugün ki oluşumunun temelleri lise yıllarına dayanan, halkını/hakkını savunan, düşüncelerini çekinmeden dile getiren, halkının çıkarlarını düşünen, genç  birini asla!!!

Başta hükümet mağduru/uzunun kurbanları bizler olmak üzere Alexis Tsipras,tüm dünyanın beğenisini ve takdirini kazandı. Bu hayranlık Tsipras’ın kara kaşına kara gözüne değil heralde… Halkının yararına öngördüğü reformlar, yeni vergilendirme sisteminden politikacıların ücretlendirme konusundaki yapılandırmalara kadar vaat ettiği her konu başlığı ile unuttuğumuz demokratik&halkçı devlet anlayışını tüm Avrupa’ya anımsattı.

Bu hayranlıkla anladık ki CHE-PRAS hiçbir başbakan sen değil

Hiçbiri senin kadar halkına yoldaş değil…

posted under Genel | Yorum

Organizatör Bebekler

Ocak29

Bir çoğunuzun bildiği üzere benim de bekarlığımın son kullanma tarihi gelmiş ve geçtiğimiz ay bende evliler kervanına katıldım. Uzun zamandır yazamamamın nedeni bu:) Yaklaşık 3.5-4 ay içinde eş adayımı buldum, nişanlandım evlendim ve canımdan çok sevdiğim kardeşimi askere gönderdim. Hatta evliliğin 1 ayı çoktan bitti bile:)

Evet yanlış okumadınız:) 3.5-4 ay içinde her türlü evlilik zımbırtısı;  nişan, kına, gelin hamamı, düğün, ev hazırlıkları her şey tamamlandı. Her şeyin bu kadar kısa sürede tamamlanabilmesinin tek açıklaması, her şeyin en sade ve pratik şekilde olması! Kabul ediyorum, çok fazla detaya, abartıya karşıt bir gelin olarak yola çıktım ama bu süreçte anladım ki bana hiç evlilik menüsü yüklenmemiş:):):)

“ O, öyle olmasın bu, böyle olmasın” derken bu süreci alışılmışın dışında bir sadelik ve şaşkınlıkla atlattık. Öyle ki nikah şekerlerini bile nikaha son 20saat kala kayınpederim aldı:)

Gel gör ki düğün derneğe bu kadar karşı olan ben çocuklarla ilgili bir şey gördüğüm an şimdiden özeniyorum… Bu konuya nerden geldin diye soracak olursanız; düğün hazırlıklarında gördüm ki bebek organizasyon işleri akıl almaz boyutlara gelmiş! Düğünü önemsemeyen ben ilerde olabilecek çocuğumla ilgili hayaller kurmaya başladım bile:)

Düğünün her aşamasında ( davetiye, alışveriş, fotoğraf, aksesuar, süsleme) bebek organizasyonları ile ilgili bir şey karşınıza çıkıyor. Hele bir de içinizde azıcık çocuk sevgisi varsa çoktan o girdaba giriyorsunuz:)

Kına gecesi aksesuarları ve davetiyeler için tasarımlara baktığımda “baby shower” ve “gender party” ve doğum günü süslemelerini görünce kendimi kaybettim:)

Sadece bu aksesuarlar değil ki aklımı çelen… Düğün organizasyonundaki her şey çoktan ( ve fazlasıyla) bebeklere adapte edilmiş bile. Şöyle ki; fotoğrafçıya gittiğimizde fotoğrafçı iç/dış mekan albümlerini tanıtmaya çalışırken daha orijinal duran diğer albümler dikkatimi çekti. Meğer son 10 yıldır alıştığımız “doğum- doğumhane” albümü çoktan eskimiş. Artık bebek albümü denilen şey; hamileliğin farkına varıldığı ilk andan itibaren, anne- baba ve diğer aile bireylerinin mutlu ifadelerini ölümsüzleştirerek oluşuyormuş…

Yani uzun lafın kısası düğün dernek menüsü olmayan ben bile şimdiden, olmamış çocuğuma organizasyon biçmeye başladım:)

Bu kadarı ile bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz; daha bunun kar lastikli bebek arabası, terletmeyen ana kucağı, bebeğe özel tasarım yatak odası var… Var da var…

posted under Genel | Yorum

Duygularımın Ülseri

Ekim25

Ülserin, tıpta tasvir edildiği gibi epitel dokuda açılan bir yara olduğuna inanmıyorum. Daha doğrusu ülserin fiziki bir rahatsızlık olduğuna inanmıyorum ben. Bir yara açılıyor ama öyle epitel mepitel dokuda değil…

“Midenin iç yüzünde belirli bir kısmın aşınması sonucu ortaya çıkan yaraya ülser denir“ diyor tıp dili. Ülseri olan biri yiyip içemez, yese bile bir yiyip içtiğinden bir tat alamaz, yedikleri rahatsızlık verir; tıpkı insanın morali bozuk olduğunda hissettiği yalancı tokluk ve iştahsızlık hissi gibi…

Canımız sıkkın olduğunda nur topu gibi bir ağrımız olur mideden yukarı doğru varlığını hissettiren. Ne iştahımız kalır ne de yediğimizden bir tat alırız… Boğazımızdan geçen her lokma fazlasıyla ağırlık yapmaya yeter.

Ülser bilindiği gibi sadece fiziksel bir hastalık olsa canımız sıkkın olduğunda azmazdı. Midemiz; bana ne bozuk moralinden der işlevine devam ederdi… Birbirini bu kadar etkileyen sistemlerin kesin bir bağlantısı olduğuna inanıyorum. Bu durumda ülser olsa olsa mutsuzluk/üzüntü artıklarının açtığı yarayla oluşan psikolojik bir rahatsızlık olur.

posted under Genel | Yorum

Eyvah Kocam Baba Oluyor!!!

Eylül22

Hamile birini gördüğümüzde, duyduğumuzda direk anne adayına sempati duymaya başlarız:)Anne  adayının duygu ve isteklerine kulak veririz, heyecanını paylaşırız. Kısacası anne adayına ayrıcalık tanır, dünyayı onun etrafında döndürmeye başlarız.

Bebeğin geliş haberi duyulduğu andan itibaren anne adayının çevresindekiler anneyi bu kutsal sıfata hazırlamak için birbirleriyle yarışa girerler adeta. Anne adayının yiyeceklerine özen gösterilir, canının çektiği hemen temin edilir. Yaşam alanını en rahat şekilde düzenlenir, hayatı kolaylaştırılmaya çalışılır.

Anne adayının gardrobu bile bu sürece uyum sağlar, yerlerini hamile kıyafetlerine bırakır:)

Anne adayı, anneliğe her açıdan bu kadar yoğun hazırlanırken durumdan bir haber olan baba adayı cephesinde neler oluyor hiç düşündünüz mü?

Annelik; doğurma özelliği olan kadına doğuştan bahşedilmiş bir duygudur. Bebek rahme düştüğü andan itibaren kadın anne olmaya hazırdır. Fakat hamilelik sürecinde kadının yaşadığı duygulardan, hormonlardan yoksun olan baba adayı bu kutsal sıfata kendi imkanları ile tek başına hazırlanmak zorundadır. Bir erkeğin hayattaki en zorlu mücadelesidir baba olmaya hazırlanmak.

Bebeği taşıyan, dünyaya getiren hatta sütünü bile üreten anne iken, bu süreci sadece karşıdan izleyerek rolüne hazırlanan babanın işi çok zor değil mi? İlk zamanların tüm yükü annenin omuzlarında olunca babayı gelecek kaygısı sarıyor. Rolünün ne olduğunu, ne olacağını tam kestiremeyen baba panik içinde görev zamanının gelmesini beklerken geldiğinde ne yapacağını düşünür kara kara…Eşinin hamileliği süresinde, bebek gelince ne yapacağını, hayatlarının nasıl değişeceğini kestiremeyen baba, eşinin aksine nurtopu gibi bir karamsarlığa gebe kalır.

 Anne adayı, bebek dünyaya gelmeden rolünü pratiğe döküp kendini hazırlarken baba edindiğini teorik bilgilerle iyice strese giriyor.

Baba adayı, anne adayı kadar şanslı değildir. Bu kutsal görevine onu kimse hazırlamaz maalesef…ne  hormonları ne çevresi, ne kıyafetleri yardımcı olur onun bu rolü benimsemesine. Askerlik gibi; günü geldiğinde her şeyi kusursuz tam tekmil yapması beklenir baba adayının.

Bu süreçte kendisine olduğu kadar eşine de yabancıdır baba adayı.  Eşi artık ne fiziğiyle, ne psikolojisiyle ne de öncelikleriyle erkeğin tanıdığı kadın değildir. Hiçbir alıştırma yapmadan üzerine yapışan bu babalık sıfatıyla beraber eşinin anne olan yeni haline de alışmaya çalışır.

Eşinin doğumuyla o minik mucizeyi kucağına alan babanın karamsarlığı yerini şaşkınlığa ve hatta tabir-i caiz ise kıskançlığa bırakır:) Aşık olduğu kadının en değerlisi artık kendi değil o minik bebektir. Aşık olduğu kadını paylaşmayı da öğrenmek zorunda kalır. Anne ile bebek arasındaki kutsal bağda kendi (baba) kendi yerini bulana kadar şaşkınlık/ kıskançlık yaşasa da; babalık sorumluluğuyla tanıştığı andan itibaren, annenin ve bebeğin kahramanı, sadece bebeğin değil evin babası olduğunu anladığı anda erkek için hayatının en güzel dönemi başlar.

Baba evin kahramanıdır…

posted under Genel | Yorum

Ruh Kalemtıraşım

Temmuz22

 

Hayatımızda izleri olan insanlar ruh kalemtıraşlarımızdır; kimisi boşuna kırar…kimisi sivriltir…kimisi önceki tüketenin yerine yeniden hayat verir…kimisi sivrilttiği uçla gereksiz şeyler karalatır…kimisi ömrü kısaltırken çizdiği mutluluk tablosuyla kalıcı izler bırakır hayatımızda…

Fakat şu bir gerçek ki; ruh kalemtıraşlarınızdan en sivrisi kalbinizdeki doğum lekesinin mimarına aittir!

posted under Genel | Yorum

Mantık Adayı

Temmuz14

Ekmeleddin İhsanoğlu aday gösterildiği günden itibaren öncelikle adı ile baya dalga konusu oldu. Bu eleştirileri ilk duyduğum andan itibaren çok rahatsız oldum, meğer toprağımmış:) ikimizin de annesi  Rodos doğumluymuş.  “ Ya adamın adı Ali, Veli olsa ne diyecektiniz derken o saçma seçim sloganı geldi “ Ekmek için Ekmeleddin” nedir Allahaşkına bir reklamcı çıkıpta bu nedir demedi mi? Bundan daha düşük seviyeli bir slogan olamazdı heralde… Yine de olayın bu boyutuna takılmadan mantık adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu’nu tanımaya çalışalım.

Her şeyden önce ortaya çıkan kişi kim olursa olsun, bir çatı aday olması harika bir şey. Yıllardır Akp iktidarına karşı yapılması gereken şey; muhalefetin birleşmesi çok umut verici. Türkiye’nin toplumsal yapısının aşırı yıprandığı, bariz kutuplaşmaların olduğu bu dönemde CHP ve MHP’nin çatı aday göstermesi alınan en akıllıca karar bana göre. CHP ve MHP ayrı adaylarla seçime girip oy bölselerdi Erdoğan’ın kazanması kaçınılmazdı. Oysa şimdi şartlar eşitlendi.

Bir de Ekmeleddin İhsanoğlu’nu bireysel açıdan incelersek; muhalefetin aday konusunda çok başarılı bir seçim yaptığını düşünüyorum. Muhafazakar, sağ görüşlü bir topluma sunulabilinecek “en mantıklı” muhalefet adayı! Uluslar arası bir bilim tarihçisi olması nedeniyle dinsel dogmalarda, iktidar gibi dar bir perspektife sahip olmayacağını düşünüyorum.  Bu özellikleri ile iktidarın seçmen kitlesine fazlasıyla hitap ediyor! Fakat Ekmeleddin İhsanoğlu için önemli bir diğer nokta ise CHP’de kendisini boykot eden vekillerin desteğini kazanmak ve sosyal demokrat seçmenin güvenini kazanmaktır. Bizlerin oyunu kazanabilmesi için Cumhuriyet’in dayandığı temellere olan inancını en açık biçimde ortaya koyması gerekir.

Erdoğan seçmenine hitap ederek  sözlerine“dua” ile başlamanın yanında Türk Milleti’nin “Türk Milleti” olduğunu ve temel taşının laiklik olduğunu her fırsatta vurgulamalı!!!

Kendisinin bir çatı adayı olduğunu, hitap ettiği seçmen kitlesinin mantık adayı olduğunu, karşısında bilinçli bir seçmen topluluğu olduğunu unutmamalı…

posted under Genel | Yorum

Balığım

Haziran25

 

Alkolün alaşağı ettiği her beyin hayatının en büyük acısına odaklar insanı…

Duvarlarını yıkar, korunmasız bırakır insanı acısının karşısında. Beyinden aldığı gücü dile verir… Dile öyle bir öz güven gelir ki; bensizlik de sensizlik kadar zor mu diye sorası gelir insanın cevabını bildiği halde…

Meğer hiçbir balık benim kadar hafızasız değilmiş!

Meğer kelebeğin ömründen daha kısa yaşanmışlıklar varmış hayatta…

Meğer kuşlara küçücük beyinleri yeterken, insan beyni yetmiyormuş bazen kendine söz geçirmeye…

Meğer insan kızarken de sevebiliyor/ severken de kızabiliyormuş…

Meğer beyin, kalp gibi atmazmış…

Meğer asla kesin konuşmamak gerekirmiş…

Meğer gelecekten bir şey beklemeyenler mutluluklarını geçmişte yaratırlarmış…

Meğer iliklerine kadar üzülmeden aşk olmuyormuş…

Meğer hayat değmemiş bana daha önce…

Meğer ben biraz safmışım:) okurum, yazarım, kelimelerle iyi anlaşırım ama aşka gelince enikonu salak mışım…

Meğer ben she-man mişim; senle olunca her şeyi yenermişim…

Meğer ben biraz yüzsüzmüşüm; verdiğim her sözü tutamayabiliyormuşum…

Meğer yüzüne söyleyemediğim b/aşka neler varmış içimde…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

posted under Genel | Yorum

Çocuk Olmak Zor Zanaat!

Haziran17

Kim ne derse desin hayatın en zor evresi “çocukluk” dönemidir. Bir de hayatın en kolay, en eğlenceli çağı muamelesi yapılır. “Çocuk olmak varmış, hiçbir sorumluluğu yok, işi gücü oyun oynamak falan diye kıskanılır. Dışarıdan bakılınca manzara böyle güzel görünebilir fakat eminim çocuğun perspektifinden bakınca hayatları hiçte sanıldığı gibi kolay değildir. Birde aşırı korumacı ailelerin çocukları için bu dönem işkence niteliği taşımakta desek abartmış olmayız olmayız bence.

Geçenlerde 2 aylık olan yeğenim ağladığında annesi, babası ve ben üçümüzde farklı yorumladık şikayetini. Annesi; karnının acıktığını düşünürken babası; gazı sancısı olduğunu bende uykusunun geldiğini düşündüm. Biz kendimizce sırayla bu dediklerimin hepsini denedikten sonra minik kuzu sustu rahatladı ama hangimiz haklıydık? onu hangimiz doğru anlamıştık? Belki de hiçbirimiz onu anlamamıştık denemelerimizden pes ettiği için susmayı tercih etmişti:) gerçeğin ne olduğunu asla bilemeyeceğiz.

Düşünsenize siz avaz avaz kendinizi ifade etmeye çalışıyorsunuz karşınızdaki sizi hiç anlamadan kendince size yardım etmek için kendini parçalıyor, ne hissedersiniz…

Çocukluğun en çok kıskanılan tarafı da “ekmek elden su gölden” olmasıdır. Hemen hemen neredeyse anne olmayan tüm yetişkinlerin görmeye dahi tahammül edemeyeceği bulamaç kıvamlı vitamin deposu mamaları yemek zorundalar. Çalışan insanlar için her gün yemek yapmak/ ne pişireceğini düşünmek çok büyük bir telaş olsa da sırf zahmetsiz/hazır olduğu için her gün önünüze böyle bir şey konmasını tercih eder misiniz:)

Birde küçük bir çocuksan kendine ait vücut ısın yoktur, anne/baba ısısı vardır:) Onlar üşürse kat kat giyinirsin, onlara sıcak gelirse soyunursun. Hatta sütünü bile annenin parmağı içine girebiliyorsa içebilirsin:) yoksa o bile içilmeye hazır değildir.

Çocuklar ilgilerini çeken, merak ettikleri şeyleri keşfetmeye çalıştıklarında “cıss yanarsın, o sana uygun değil, ablanın/ abinin o elleme” gibi cümleleri sıklıkla duyarlar. Genelde gerçek açıklama pek yapılmaz ya da tecrübe etmesine izin verilmez. Evet bunların hepsi anne-baba olmanın verdiği koruma içgüdüsünden kaynaklanıyor fakat günümüzde anne-baba olmak çok zor. Güvensiz bir ortamda özgüvenli çocuklar yetiştirmeye çalışıyorsunuz! Çok zor bir şey yapıyorsunuz bu konuda size yardımcı olacak en sağlıklı şey çocuğunuzun isteklerini ve yeteneklerini iyi gözlemlemek ve onları elinizden geldiğince o doğrultuda desteklemektir. Yoksa anne-babaların çocuklarına yarattığı/ şekillendirdiği steril dünyada büyüyen çocuklar ileriki yaşamlarında çok zorlanacaklardır.

Bizi ailece tanıyanlar bilir benim babam tek yumurta ikizi. Babamın dede olmaya hazırlandığı yaşta sevgili amcam baba oldu. Amcam ile babam fiziksel benzerliklerinin aksine çok farklı iki baba figürü çizdiler. Amcam çocuğunun büyümesini izlemekten ziyade çocuğunun dünyasını büyümeye elverişli hale getirmeye çalışmakla meşgul! Evini, yaşadığı semti, hayatındaki her şeyi çocuğuna göre değiştirdi. Geçenlerde oğlu parkta düşmesin diye evinin bahçesine park oyuncakları almaya kadar getirdiği durumu!

Bir eğitimci olarak benim naçizane tavsiyem “Siz siz olun ya çocuğunuzla büyüyün ya da çocuğunuzun büyümesine izin verin”

Bebekken anlamıyoruz isteklerini, kendimize göre doğru ya da yanlış  yorumlayıp karşılık veriyoruz taleplerine. Konuşmaya/ dertlerini anlatmaya başladıklarında onları dinleyin! ama gerçekten dinleyin! Ben 6 yıllık öğretmenim bu süreçte ilkokul, ortaokul ve küçük yaş grubuyla çalıştım. Küçük yaş grubuyla çalışmaktan aldığım zevki tarif edemem. Beyinleri pırıl pırıl, inanılmaz yaratıcılar ve her şeyden önemlisi dünyaya bizden çok daha farklı bir gözle bakıyorlar. Onların gözlerine sahip olsak ya da bu şansı onlara tanısak eminim ki dünyayı değiştirebilirler, en azından ülkece bizi çok daha iyi yerlere taşırlar.

Her çocuk, aynı anda; baleye, tenise, yüzmeye, satranca, piyanoya, sayısal derslere, kayağa…ilgi duymak zorunda değil. Çocuklar ailelerin projeleri olmamalı. İlgi alanlarını kendilerinin seçip o yönde ilerlemelerine olanak verin.

“Tehlike”yi sadece sözlük anlamı olarak bilmekle kalmasınlar tecrübe etmelerine izin verin, izin verin ki ilerde kendilerini korumayı bilsinler!

Anne ve babalar; güvensiz bir dünyada kendine güvenli çocuklar yetiştirmeyi ancak onları dinleyip tanıyarak başarabilirsiniz…

posted under Genel | Yorum
« Older Entries

Takvim

Mart 2015
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
My Great Web page
HTML hit counter - Quick-counter.net