Duygu Ersen Resmi Web Sayfası

The Official Web Page

Ah bu şarkıların gözü kör olsun…

Şubat4

 

Öyle dudak büküp hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde dursun
Çoktan unuturdum ben seni çoktan
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Güzelsen güzelsin yok mu benzerin
Goncadır ilk hali bütün güllerin

Aklımda kalmazdı yüzün,ellerin
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi
En sıcak sözlerin azarlar gibi
Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Sonunda tuz bastın gönül yarama
Nice dağlar koydun nice arama
Seni terkedip de gitmek var ama
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

2 yıl önce Şubat ayında, tam da bugün; ruhuma, kalbime dokundu bu şarkı…

Çok sevdiğim iki dostumun en güzel kutlamasında yüreğime dokundu bu sözler. O gün bu gün her dinlediğimde önce, o akşam bana bu şarkıyı keşfettiren udinin kadife sesi, sonra Zeki Müren’in eşsiz sesi çınlar kulaklarımda…Belki sohbetin güzelliğinden, belki alkolün etkisinden, belki udinin sesinin ahenginden, belki de kederden…daha öncesinde defalarca kez dinlemiş olmama rağmen, o gece ilk kez ruhumun derinliklerine dokundu bu şarkı. Daha önce bu kadar yoğun dinlemediğim için utandım kendimden, Türk Sanat Müziği cahilisin dedim kendime. Ve kederle duyguyu bu kadar kusursuz ve yoğun buluşturabilen şarkıyı kim ve nasıl kaleme aldı merak ettim ve başladım araştırmaya;

 

Güftesi: şiir olarak şair Şahin Çandar tarafından yazılmış, Avni Anıl tarafından bestelenmiş ve ilk kez Zeki Müren tarafından seslendirilmiş.

“Ah bu şarkıların gözü kör olsun”

“Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbulu’un”

“Mihrabım diyerek sana yüz vurdum”

Yaralanmış ruhları zarifçe sızlatan şarkılar kısaca!!!

Aşk ve aşk acısının bestecisi Avni Anıl tıpkı Jacques Lacan ve Freud gibi aşkın nedenini, gereğini ve içinde barındırdığı çatışmayı ele alıyor adeta. Aşkın acı tatlı tüm tatlarını bırakıyor yüreklere. Şarkıların “güftesi” ve “bestesi           birleşince ortaya bir “aşk analizi” çıkıyor resmen.

“Ah bu şarkıların gözü kör olsun” şarkısını araştırdıkça 1988 yılında kaleme alınan güftenin aslında bir şiir olarak şair Şahin Çandar tarafından eşi Ayten hanımla bir tartışma sonrası Ayten hanıma itafen yazıldığını öğrendim.

şiir, ruhuma candır
1989 yılındaydık ve eşim Ayten Hanımla, bir konuda tartışmış ve çok üzülmüştüm. Kendi kendime düşünüyor, eşim Ayten’in hareketlerini izliyordum. Kırılan gönüller daha bir hasas oluyordu ve eşimin tüm mimiklerini; yaptığı “gayr-i ihtiyarı” hareketlerini bile O’na fark ettirmeden takip ediyordum. İçim sıkılıyor, gönlüm daralıyordu. Fakat karımın suratının şekline, şemaline bakmaktan da kendimi alamıyordum. Şiir, yüreğimdeki ezgileri yazmıştı ve kalemle kağıt; beni, şiirimle buluşturuyordu. Ve şiir, ruhuma candı benim.

kafiyeler konuşmaya başlamıştı:
Çoktan unuturdum, ben seni çoktan
Ah bu şarkıların, gözü kör olsun
6+5 ölçülerindeki dizelerim şekillenmeye başlamıştı.
Eşim Aytenle yaşadığımız onca yıllık hayatın anıları gözümün önünden birer film şeridi gibi geçiyor, birlikte dinleyip keyif aldığımız, tadına vardığımız duygusal şarkıları mırıldanıyordum. Ve karım Aytenle duygu buluşmasını yakaladığım o şarkıların, sevgimizin harcını kardığını ve bizi birbirimize daha bir yakınlaştırdığını fark etmiştim. Ve karı-koca her ikimiz de her küsüşmemizde o şarkılarla bir araya geldiğimizi fark etmiş, şarkılarla sevgimizi, hüznümüzü ve küskünlüğümüzü açıkça ortaya döktüğümüzü kırk-beş yıllık evliliğimiz boyunca öğrenmiştik. Ve ben, o gün ki üzüntümle, duygularımla özdeşleşen güftemi yazıyor, dörtlüklerimi şiirin liriziminde kendimi ifade ediyor, karımın bana çizdiği portrenin başka bir portresi ile O’na sesleniyordum.

Güftem oluşmuş, şarkısını sunuyordu:

Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun

Öyle dudak büküp, hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde dursun
Çoktan unuturdum ben seni çoktan
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Güzelsin, güzelsin yok mu benzerin
Goncadır ilk hali bütün güllerin
Aklımda kalmazdı yüzün ellerin
Ah Bu şarkıların gözü kör olsun

Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi
En sıcak sözlerin azarlar gibi
Hiç bağlanırmıydım çocuklar gibi
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Sonunda tuz bastın gönül yarama
Nice dağlar koydun nice arama
Seni terk edip de gitmek var ama
Ah bu şarkıların gözü kör olsun (2001, Yeni Asır)

Ruhuma dokunan tüm şarkıları tekrar dinleyerek bestecilerini ve ilham kaynakları olan hikayelerini öğrenmeye karar verdim.

Bu sözleri yazanların kalemine ve yüreklerine, dinleyenlerin kulaklarına, dinletenlerin duygularına sağlık…

 

posted under Genel | Yorum

Bir coolunu çok sevdim… O beni hiç sevmiyor.

Ocak29

Kalp ile göz nasıl ters orantılı çalışıyor bilmiyorum ama aşık olunca gözün görmediği bir gerçek. Aşk gerçekliğin bozulduğu bir duygu durumudur. Aşık olan kişiler, aşık olduğu kişiyi mükemmel görürler. Onu kendinden üstün görür, yüceltir ve kendine onun gözünden bakmaya başlar. Eğer bu niteliklere sahip biri onunlaysa, kendisi de değerli biri demektir. Ego mücadelesi yani!

Aslında durum düşünüldüğü gibi mükemmel değildir. Aşık olan taraf çift kişilik (çok) sevdiği için karşı taraf zahmet edip sevmiyor, yani umursamıyor, takmıyor, aldırış etmiyor…

 Moda adı cool olmak.

Peki…

Cool olmak nedir?

Cool olmak bir güç göstergesi midir?

Cool insanlar gerçekte daha mı mutlulardır?

Yoksa bir başkasını umursamamak, aslında var olan bir umursanma ihtiyacından mı kaynaklanır bilinmez!

Bu tip insanların ortak özellikleri; dertsiz tasasız görünmeleri,

Sahip oldukları şeyleri kaybetmekten korkmamaları,

Benclilin kralı,

Tutkudan yoksun,

Meraktan fakir,

Genelde dinleyen taraf olmayı tercih etmeleridir.

İç dünyalarında fırtınalar kopsa da “reset” tuşları çok iyi çalışır durumdadır.

Cazibelerinin kaynağı bu umursamazlıktır. Gizem ilgi çeker! Umursamayan kovalayan, umursanan ise kaçan olur.

Arızayla ne uğraşacaksın basıp gitsene… Yok; onu çözünceye, ona “seni istiyorum” dedirtinceye kadar uğraşacaksın ki egon rahat etsin.

Bu coolluğu sonlandıracak  şeyin “aşk” olduğunu düşünüyorum. Her cool “aşık olunca” kul olur.

Birde kaçanın, artık kendinin umursanmaz olduğunun farkına varması! Vazgeçilen olması…

Tecrübe kazandıkça insan “değiştiremeyeceğini” anladığı şeyleri daha az umursar oluyor. Yaşandıkça kazanılan tecrübe; yaşanılan ilişkilerin niceliğinin değil niteliğinin artmasıyla kazanılır.

Emin olduğum tek şey; takmaz görünen insanların aslında en çok “ilgiye” muhtaç olduklarıdır.

En az umursadıklarımız ise, gönüllerindeki kredimizin hiç bitmeyecek olduğunu sandıklarımızdır. Hayatta pek az insan bizi onlar kadar sever.Unutmamak gerekir ki  hiçbir ilişki karşılıklı beslenmediği sürece büyümez.

Umursamak, en içten, en samimi merak etmektir.

Değer verene değer verin.

Değer verdiğiniz herkes kendi kulvarında tek kişilik dev kadronuz olsun! (aile,arkadaş,dost,eş,sevgili…)

Ve mümkünse opsiyonel değil fabrika çıkışı olsun!

posted under Genel | Yorum

Stratejik Tv

Ocak15

Sağlık sorunlarımdan dolayı zorunlu olarak evde geçirdiğim üç haftalık dönemde gözlemlediğim; Medyanın bir iletişim aracı olmaktan ziyade güçler arenası haline gelmiş olduğudur!

Üzerinde her türlü deneyin yapılabildiği, genetiğiyle istenildiği gibi oynanan, çoğunlukla hakkını arayamayacak kadar aciz, sadece arada bir, can taşıdığı hatırlanacak kadar önemsiz davranılan kobay faresinden hallice yaşayan bir toplum olmuşuz maalesef!!!

Okuma yazmayı ve sorgulamayı sevmeyen, gördüğüyle yetinen, gördüğüyle öğrendiğini sanan halkımız için diziler, biçilmiş kaftan. Evde olduğum süreçte dizilere bir göz attım. Hepsi birbirinin aynısı, başlıca konu; aşk savaşları. Herkesin zengin olduğu (yaşadığımız ülkede sanırsın hiç fakir insan yok) kimsenin çalışmadığı halde ferah içinde yaşadığı lüks hayatlar. Eğitim konusuna uzaktan- yakından değinilmeyen, entrika dolu saçma senaryolar… Eskiden zengin- fakire, fakir- zengine aşık olurdu. Şimdi reyting unsurları değişmiş. Şimdilerde; evin hanımı, eşinin evladı gibi güvendiği, yetiştirdiği şoförüyle aşk yaşıyor. Reytingler azıcık düştüğünde ver bir ayrılık, kaza, iki yoğun bakım sahnesi… Türk halkı olarak bayılıyoruz acıklı hikayelere. Hatta o diziler izlenildiği yerde kalmıyor, hayatımızın bir parçası olup iş yerinde ,eş/ dost sohbetlerinde tartışma konusu oluyor ( ülkenin başka sorunu yok ya dizi tartışırız)

Dizilere bakınca herkes zengin, herkes üst düzey yönetici… Oralara nasıl gelindi, o eğitim sürecine hiç değinilmez! Allah korusun toplum eğitime özendirilir! Diziler olmuş 200 dakika ( Televizyon başında geçirilen zamanda dünya ortalamasının çok üstündeyiz ülke olarak) 60 dakika olan blok derste sıkılan toplumuz biz… Ama 200 dakika televizyon karşısında mum gibi otururuz!

Dizilerle uyutulan/ uyuşturulan milletin, ne yiyeceğinden ne giyeceğine, nereye gideceğinden gelecekte hangi şarkıcıları dinleyeceğine, kiminle evleneceğine ve hatta evlerini nasıl temizleyeceğine kadar her şeyi televizyon söylüyor…YÖNLENDİRİLİYORUZ

Yani evlerimizde bir televizyon, biraz da oksijen olsun bize yeter!

Kıyafetine “bızımlesiiin” onayı,

Sanatçı olacaksan Acungiller onayı,

Evleneceğin kişiye Esra Erol onayı,

Evinin temizliğine jüri onayını aldın mı üzerinde yapılan deney başarıyla sonuçlanmış demektir!

Medya, bir iletişim aracı olmanın yanı sıra, bir eğitim aracıdır da aynı zamanda. Ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde medya güçler arenası haline geldi. Siyasi stratejiler doğrultusunda görev yapan Türk medyası, halkın uyutulmasını sağlarken, halka istenen iletileri göndermekte, halkın yaşamını istediği doğrultuda yönlendirmektedir. Sanal reklam ve ürün yerleştirme ile insanların bilinçaltına kazıyor rüya hayatlar ve verilmek istenen alt mesajları. İzleyenler dizideki bir karakter ile empati kurup hayal aleminde yaşamaya başlıyor.

Kadınsan; güzel, seksi, fit ve bakımlı olman!

Erkeksen; zengin ve yakışıklı olman!

Ve gösterilen markaları kullanman mutlu bir hayat yaşaman için yeterli!!! Dizilerle gerçek değerlerden uzaklaştırılıp, ülkede/ dünyada ne olup bittiğinin farkında olmamak için uyutuluyoruz.

Sonuç şu ki; Medya bir iletişim ve eğitim aracıdır fakat toplumun sağlıklı ve bilinçli bir şekilde kalkınmasına katkı sağladığı takdirde…

Aksi takdirde… kölesi olmaya mahkum oluruz.

posted under Genel | Yorum

Ocak2

30.000 Bakımı

Ben ailemin, hiç iyileşmeyen, sürekli değişik hastalıkları olan, sakındıkları gözüne çöp batıran, tıp sektörüne adını duyurmuş biricik kızlarıyım. Bahtsızlığımdan mütevellit ne zaman bir şeye özensem bozulur, büyük konuşsam anında başıma gelir.

Bu yıl Aralık ayından beklentiler çok büyüktü. Beklendiği gibi de oldu maşallah… 1. Evlilik yıldönümümüz ve benim 30. Yaş günüm vardı Aralık ayında.

Geçen yıl ailelerin arz ve taleplerine göre evlenen, bu yıl kendi hayal ettiğimiz kutlamayı gerçekleştirmek isteyen biz için; hayaller Prag, hayatlar Medikal Park oldu:)

1 aydır organize etmeye çalıştığım 30. Doğum günüm, hemoglobin ihtiyacı yüzünden kırmızı lahana ve pancar suyuyla çılgınca kutlandı.

Şakası bir yana bu hastalık süreci bana çok şey kattı! Hayata bakışım değişti. Aslında olması gereken oldu. Çok klişe olacak ama; sağlığımızın gerçekten kıymetini bilmiyoruz. Dünyevi hırslara kapılıp sahip olduğumuz birçok şeyin değerini göremiyoruz. Sürekli gelecek için çabalıyoruz, yaşadığımız anın/ tadın farkına varmıyoruz çoğu zaman…

Boyun ve sırt ağrısı şikayetiyle gittiğim hastanede 1 ve akabindeki 3 haftadır evde hala yatmaktayım.

Hastane insana farkındalık kazandırıyormuş! Bana öyle oldu en azından!

Sağlıkla uyuyup, uyanmaya şükretmem gerektiğini öğrendim.

Her ne kadar yoğunluktan şikayet etsek de, sağlıklı olup işe gidebilmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu öğrendim.

Yan odamdaki hasta ağırlaşıp maalesef ki hayatını kaybedince, tedavisi olan bir hastalık için orada olduğuma şükretmeyi öğrendim.

Sabırlı olmam gerektiğini öğrendim; ağrılardan en ufak ses ve ışığa tahammül edemediğim bir anda hasta bakıcının yüksek sesle çalan telefonuyla bağıra bağıra konuşmasına tam kızacak iken, o anda babasının yukarıda ameliyatta olduğunu, uzaktaki ailesine babası hakkında bilgi verdiğini duydum. Sonraki sohbetimizde; babasının yanında olabilmek için iki gündür sabah-akşam çift vardiya çalıştığını öğrendim.

Hırs yaptığımız saçma sapan şeyleri dilemeden önce sağlık dilemeyi öğrendim!

Yeni yıl, yeni umutlar… herkesin dilekleri, beklentisi farklı…

Yeni yıl herkese sağlık ve barış getirsin diğerleri ardından gelir…

posted under Genel | Yorum

Şabanlar Recepleşti

Kasım29

Yağmurlu bir cumartesi günü evde otururken TV’de Kemal Sunal filmine denk geldim…

Biz Şaban filmleri  (Kemal Sunal) ile doğup büyüyen fakat ne acıdır ki Recep İvedik döneminde yaşayan arada kalmış bir nesiliz.Toplumun DNA’sı değişti! Siyasi, kültürel, ahlaki her şey değişti. “Biz büyüdük ve kirlendi dünya”  cidden…

1970-80lerin, cahil ama temiz karakteriydi Şaban. Güler yüzlü,  saflığıyla kentlilerin dağla geçtiği, iyi niyetli, fakir ama çalışkan azimli bir karakterdi. Önünde bir bayan soyunsa kafasını çevirir, yerde cüzdan/para bulsa, başına ne gelirse gelsin onu sahibine teslim eder; gece gündüz çalışır çocuklarını okutup meslek sahibi olmaları için didinirdi. Eğitimin önemini bilirdi. Şehirliler onun saflığıyla dalga geçse de o; şehirde gördüklerine şaşırır onlara ayak uydurmaya çalışmaz içindeki iyi niyet ve saflığı hep korurdu. Şaban filmlerinde hep; iyi niyet, dürüstlük, çalışkanlık, temizlik kazandı, argosuz, küfürsüz, sansürsüz güldürdü bizi yıllarca…,

Büyüdük…

Modern zamanda Şaban’ın yerini, TV8’ den Çalık grubuna ait olan ATV’ye geçen Şahan Gökbakar’ın yarattığı Recep İvedik karakteri  aldı. Recep, alıştığımız saf, köylü, çalışkan, cahil ama terbiyeli, utangaç Şaban karakterinin yozlaşmış dünyadaki versiyonu oldu. Modern zamanda; Şaban’ın tüm ailesi şehre yerleşmiş, oturdukları gecekondu yıkılıp yerine apartman dikilince günümüzün Şaban’ı Recep, zengin olmuştur. Maddi gücün verdiği cürretle şehirliden intikam alma vakti gelmiştir. Recep, Şaban’ın aksine, bayanlardan utanmıyor, çekinmiyor, bayanlara saygı göstermiyor. Başta Recep karakteri olmak üzere filmdeki birçok karakter, yaşlı babaanne bile, insanlara ve nesnelere karşı saldırgan ve aşağılayıcı bir uslupla hitap etmektedir. Kimsenin eşine, kızına yan gözle bakmayan Şaban’ın aksine Recep, apartmandan çıkar çıkmaz cinsel organıyla oynayan, her cümlesinde “lan, ulan” gibi sözlü şiddet içerikli konuşan sapık, maganda bir karakterdir.

Sonunda hep iyi niyetin, çalışkanlığın, dürüstlüğün, namusluluğun, centilmenliğin, ahlakın kazandığı Şaban filmlerinin aksine, Recep İvedik filmleri “sözlü/fiziksel şiddet, argo, ahlaksızlık, cinsel taciz, müstehcenlik, küfür ve aşağılama içerir. Ve bu olumsuz karakter kazanır!

Uzun lafın kısası; günümüzde Şabanlar Recepleşti.

Cehaletinden utanmak yerine paranın verdiği güçle efendileri/alimleri dize getirir oldular. Utangaç gülüşmeler yerini böğürtülü gülmelere bıraktı.

Bu sadece siyasi bir değişim değil maalesef  kültürel çöküntüdür.

Recepler her geçen gün çoğalıyor!!!

posted under Genel | Yorum

Beyinler Ligi

Kasım16

 Geçenlerde bir kaç çift sohbet ediyoruz, iş hayatlarında gayet başarılı, akademik seviyeleri birbirlerine yakın bireyleriz. Aramızda en yeni evli olan bir anda “ Ya yeni evli olmak çok mu zor yoksa bizde mi bir gariplik var dedi” Kibar kibar yemek yenen ortam bir anda itiraf arenasına döndüJ Meğer hepimiz ne kadar doluymuşuz…

Eskilerin bu cicim aylarını anlamıyorum:) Huyuna suyuna yabancı olduğun biriyle aynı evi paylaşıyorsun nasıl bu kadar mutlu olursun arkadaş. Yıllarca öz kardeşinle aynı evin içinde kavga et, elin kızı/oğluyla ilk günden ruh ikizi cicim, balım ol…

Hadi biz yeni nesil daha şanslıyız  bir zaman geçiriyoruz evlenmeden önce…tatiller, arada beraber kalmalar hatta aynı evde yaşamalar falan… Evlenince ne ile karşılaşacağımızı az çok bildiğimizi sanıyoruz. Eskiler ilk kez, evlendikleri zaman aynı evi paylaşıyorlardı, hiç mi yabancılık çekmediler? Nasıl hop diye kaynaştılar? Huyu suyu hiç mi garipsenmedi? Nasıl olur da damak tatları, alışkanlıkları bu kadar uyumlu oldu… Şaşılası doğrusu:)

Neyse ben konuma döneyim…

Hepimizin ortak düşüncesi evliliğin ilk zamanlarının bir kabus olması:) Kadın ile erkek aynı evde yaşamadan önce bir eğitime tabii tutulmalı çünkü kadınla erkek kafası inanılmaz farklı!!! Nasıl ki araç kullanmak için ehliyet, seyahat için pasaport gerekli ise hayatını başkası ile birleştirmenin de bir yaptırımı olmalı. Kadına- erkek, erkeğe- kadın bakış açısı genel hatları ile anlatılmalı. Kadın-erkek lügatı hakkında bir sözlük oluşturulup verilmeli.

Bir kadın ile erkeğin evlilik bağıyla aynı evde yaşaması, bir canlının vahşi doğada hayata tutunmasından daha zor:) Vahşi doğaya belgesellerden aşinayız, belgesellerden edindiğimiz bilgilerle vahşi doğada hayata tutunabiliriz de birbirinin söylediğini tamamen farklı yorumlayan karşı cinsle aynı evde hayata tutunmak çok daha zor:)

Evlenmeden önce “Bodrum’a da gittik beraber, İstanbul’da da yaşadık” durumu asla kullanım kılavuzu işlevi görmüyor. Evlenmeden önce tatile gidersin; herkes kendi bavulundan sorumlu, kibarlıktan ölünerek “senin istediğin yer olsun hayatım, ben senle her yere gelirim”ler havada uçuşur. Evlenince; “benim mavi şortumu almadın mı? Bana uzun kollu bir şey almadın mı? Cümlelerini duyarsın ya da eski kibarlıktan eser kalmayarak “ben oraya gittim ya başka bir yere gidelim” diyen realist insanlar olursun:)

En kötüsü de evlenmeden önce yalnız yaşayan erkeğin hayatına kabus gibi çökmemiz! Bir önceki nesle kıyasla her ne kadar daha rahat olsak, uzun çalışma saatlerimizden dolayı annelerimiz kadar evle ilgilenmesekte, en nihayetinde ataerkil toplumda olma, domestikten doğma bayanlarız!!!  Playstation oynayıp bira içen, film izlerken kahve içen  keyif yapan adama o bardağı/ şişeyi kaldırmayı unutmamasını söyler rahatsız ederiz:)  Bireysel eşyalarını ortada görünce “bunları kim toplayacak diye diye çemkirir, verdiğimiz yönergeleri yanlış anlarlarsa deliririz…

Haa kadının söylediği yönergeyi yanlış anlamak/ yorumlamak deyince o gecenin en can alıcı itirafı aklıma geldi;

“Evde beynimi kullanmıyorum, sadece komutlara uyuyorum” O konuşmanın devamında bir kez daha anladık ki; kadın- erkek beyni tamamen farklı çalışıyor.

Ben kafası bizden farklı çalışan, her şeyi farklı yorumlayan tek erkek babam zannederdim. Sonra erkek kardeşim büyüdü, babamla aynı tepkileri vermeye başladı. Babamı rol model alarak büyüyen çocuk tabi ki babama benzer diye düşünürken bir de ne göreyim… Eşimde aynı tepkileri veriyorJ Meğer tek benim babam, kardeşim, eşim değilmiş… tüm erkekler aynıymış!

Mesela; Bulaşık makinasını boşaltırken su getirmesini rica etsen!

Erkeğin anladığı; işi bırak hemen suyu getir.

Kadının söylemek istediği; işin bitince su getirir misin

Kirli sepetinin evin içindeki yeri ve işlevi erkekler tarafında bir türlü çözülememesi…

Yere basma denildiğinde ikinci bir emre kadar değil sadece yer kuruyuncaya kadar basılmaması gerektiği gibi…yüzlerce örnek verilebilir.

Çok basit örnekler ama  hepsi gerçek:) bunun zeki ya da eğitimli olmakla alakası yok. Tamamen kadı –erkek bakış açısı farkı.

Evlenmeden önce (aynı evde yaşayanlar) böyle değildi sözünü çok sık duyuyorum. Değişen taraflar değil bence, değişen şey şartlar!!! Evlenmeden önce paylaşılan evlerde, taraflardan birinin kurduğu düzene misafir oluyorsun, sorumlu olan tarafla sistem devam ediyor. Oysa evlilik bağıyla düzen kurmak bam başka bir şey. Kurumsal bir bağ en nihayetinde:)

Bugüne kadar hep evliliği kadın bakış açısıyla yazmıştım, ilk kez ucundan kıyısından erkek bakış açısı katarak yazmaya çalıştım:)

posted under Genel | Yorum

Çocuk mahremiyetine saygı

Ekim24

Uzun zamandır aklımda olan fakat bir türlü satırlara dökemediğim bir yazı… İlk kez bir yazım için bu kadar düşündüm ve benim gibi düşünen başka birileri daha var mı diye araştırma yaptım. Meğer uzmanlar da çoğunlukla benim gibi düşünüyorlarmış!!!

Benim bu kadar uzun düşünmemin, yazmaya cesaret edemememin nedeni; henüz bir anne olmamam, anneliğin yoğun duygularını tatmamam, anneliğin her bayanı değiştiren büyülü dünyasına yabancı olmam. Fakat sosyal medyada SIKLIKLA paylaşılan çocuk fotolarından, bir birey, bayan, anne aday  adayı ve eğitimci olarak tedirgin oluyorum.

Endişelerimi yersiz, bile bulsanız her şeyden önce nazara inanan ve nazardan korkan bir toplumda yetiştik ve yaşıyoruz. Endişelerim abartılı bile olsa en azından nazar değmesinden korkmamız lazım diye düşünüyorum.

Akıllı telefonlar ve sosyal medya sayesinde bebekler doğar doğmaz tüm detayları ile 3G hızıyla sanal dünyayla tanışıyor.

Çocuklarınızın fotoğrafını internete koymanız onları riske sokuyor mu? Bu paylaşımlarınız onları ilerde olumsuz etkiler mi? Paylaşmak ne kadar doğru? Resim ve konum bildirilen paylaşımlar çocuklarınız için ne kadar güvenli? Etik mi? Hiç düşündünüz mü…

Oxford İnternet Kurumunda direktör Victoria Nash; Çocuklar ileride bu fotoğraflardan utanabilir diyor. Nash; kendi çocuklarının fotoğrafını paylaşırken dikkat ettiğini asla mayolu fotoğrafını, nerede yaşadığını, nerede olduğunu belli eden fotoğraflar paylaşmadığını bunun dışında diğer kuralları düşünmediğini söylüyor

Bu tutum belki biraz biraz paranoyakça gelebilir bir çoğunuza ama söz konusu; kendini koruyamayan, savunamayan, kendi haklarını dile getiremeyen minik çocuklarımız olunca biraz paranoyak olmanın zarardan çok faydası var diye düşünüyorum. Çocuklara yönelik cinsel sapkınlığı olanlar çocuklarımızın fotoğraflarını biriktiriyor olabilir. Bu kadar kötü düşünmesek bile çocuklarımızın mahremiyet hakkını korumak gözetmek bizlerin/ yetişkinlerin görevi değil mi?

Bir diğer yeni moda da, çocukların kendi adlarına sosyal medya hesapları açılması…Savunmalar ise; çocuğum istiyor, çocuğum bununla mutlu oluyor. Çocukların erken yaşta sosyal medya hesabı açmaları, fotoğraf çektirmeye alışmaları, sürekli fotoğraf çekmeye/ paylaşmaya alışık olmaları çocuklarda narsismin gelişmesine neden olabilir. İleride gösteriş meraklısı, sürekli beğenilmek isteyen, beğeni/övgü bekleyen narsist bireyler olmasında suçlu bizler olacağız.

Sosyal medyada çocuk fotoğrafı paylaşmanın olası zararlarından bir diğeri de; onlarca fotoğrafı sosyal medyada olan bir çocuk teşhiri normal algılayacak olması. İleriki yaşlarında mahremiyetinin ne kadar özel olduğunu ayıramayabilir.

Bu paylaşımların uzun vadede en masum etkisini düşünecek olursak; 20 yıl sonra, onlarca şirin fotoğrafı herkesin erişiminde olan bir çocuk bu durumdan memnun olacak mı bilmiyoruz? Bu durumun çocuklarımız üzerinde yaratacağı olumlu/olumsuz etkileri bugünden kestirmek mümkün değil. Belki de hiç müsait olmadıkları bir anda iş yerinde karşılarına çıkacak. Bu durumun onlarda yaratacağı stresi bilemeyiz.

Uzun lafın kısası, kendi hakkında karar veremeyen çocuklarımızın mahremiyetine saygı gösterelim

posted under Genel | Yorum

kApKara

Ekim11

 

Image result for yas

Sadece An-Kara değil maalesef 12 yıldır ülkemin dört bir yanı kApKara…

Adındaki ironiyle; 12 yıldır cehaletle, hırsla, koltuk aşkıyla, maddi menfaatlerle yönettikleri ülkemizi kApKaranlık hale getirdiler!!!

6 katliam… 523 ölüm… tabi bunlar resmi veriler, gerçek bilanço ne kim bilir?

Sonuç… 0 istifa!

Kalıplamış bir taziye konuşması, 3-5 gün yüzlere takılan üzgün maskeler… Bunları yapınca devlet görevini tamamlamış oluyor.

Başımızda onlar oldukça bizim başımız sağ olmaz!

Bu katliama 1 Kasım’da son verelim!

1 Kasım’da duyarlı olalım… 4 günlük (29-30-31-1) tatil tuzağına düşmeyelim!

Şehitlerimiz için, kaybettiklerimiz için…

Ülkemiz ve geleceğimiz için,

Atamızın izinde Aydınlık bir Türkiye için,

1 Kasım’da oy kullanalım!

En azından bunu yapalım!!!

 

 

posted under Genel | Yorum

Sosyal Medyanın hayatımıza katkıları/ Hayatımızdan attıkları

Ekim6

Facebook, twitter, instagram, pinterest…

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri hayatımız baya değişti…

Öncelikle şu bir gerçek ki; sokaklarda, halka açık yerlerde, duvarlarda, otobüs/metrobüs koltuk arkası yazılarda inanılmaz bir düşüş oldu:) bununla beraber temizlik oldu diyebiliriz çünkü herkes kurtlarını sosyal medyada döküyor:)

Sosyal medya sayesinde yıllardır eşinin soyadını kullanan bayanların kızlık soyadı kullanımında patlama oldu. Herkes eskiye dönüş yapıp çocukluğuna indi. İlkokul toplantısı yapılmayan dövüldü…

Bekarlar sevgili buldu/evlendi…Bir danaya girercesine eşli-çocuklu ortak hesaplara girildi. İlişkiler vıcık vıcık herkese ispat edildi.

Mutfaklar yeni yemek tarifleriyle kuşatıldı.

Sosyal medyayla tanışma şokunu böyle sancılı atlattıktan sonra nihayet yeni yeni anlayabildik sosyal medyanın amacını ve kullanım özelliklerini!!!

Sosyal medyanın ticarete olan katkısını göz ardı etmemek gerek. Şirketler sosyal medya sayesinde müşterileriyle doğrudan irtibata geçebiliyor, ürünler ve kampanyalar hızlıca geniş kitlelere duyurulabiliyor. Hedef kitleye birebir ulaşma imkanı sağlayan sosyal medya da, kendilerini müşteri ile buluşturmak isteyen firmalar sosyal medya yönetimi için ayrı departman bile oluşturdu.

Yapılan araştırmalara göre e-ticarete en çok fayda sağlayan hala ilk göz ağrımız “facebook”  Twitter 140 karakterle sınırlandığı için işimize pek yaramamış anlaşılan:) Pinterest İngilizce olduğu için başta pek benimsenemese de görsel bir mecra olduğu için o da e-ticaretin, eğitimin, tekstilin dekorasyonun organizasyonun vb… sektörlerin vazgeçilmezi haline geldi kısa sürede. Görselde gönlümüzün sultanı tabi ki de hala instagram:)  Kişisel paylaşımın yanı sıra firmalar ürün ve hizmetlerini görsel paylaşımlarla özgürce kitlelere sunabiliyorlar.

Ticari kullanımda sosyal medyanın faydaları yadsınmaz fakat bireysel kullanımda yan etlikerini saymakla bitmez!!!

Bir kere samimiyetimizi yitirdik… Dijital ortamda emojilerle duygu belir olduk…

Yüz yüze iletişim diye bir şey kalmadı… Mavi tikse anladı, tek tikse ulaşmadı, çift ama mavi değilse takmadı, iletişimden anladığımız bu oldu…

Sosyal ortamda bile sosyal medya ile sosyalleşir olduk… Yalnızlaştık…

Birbirimizin özel hayatlarını sürekli inceler, dedikodu yapar olduk.

Her anımızı, bulunduğumuz yeri paylaşarak sonu kötü biten olayları arttırdık:( (cinayet, hırsızlık, tecavüz)

Psikolojik etkileri de cabası; insanlar sosyal medya da gerçek kimliklerinden uzaklaşıp farklı karakter rollerine bürünmeye başladı .

Beğeni manyağı olduk…Narsismin doruklarındayız, beğeniyle mutlu oluyoruz!

Gittiğimiz yerler, zevk aldığımız yerlerden ziyade en çok “like” alan yerler oldu…

Denize gidip, fotoğraf çekirmek için saçlarımız bozulmasın diye denize girmeyen, sadece  bulunduğumuz “beach”ı gözlemlediğimiz bir toplum olduk.

Şimdiden merak sardı… Bu yazı kaç paylaşım, kaç like alacak?

Başka söze gerek var mı…

posted under Genel | Yorum

Satranç ile Tavla

Eylül1

Satranç Hindistan’da yaklaşık 1500 yıl önce bulunmuş klasik bir strateji oyunudur.

Efsaneye göre Hint İmparatoru danışmanlarına, çocuklarının savaşta iyi düşünen başarılı birer general olmaları için bir yol bulmaları talimatını vermiş ve bu talimat üzerine imparatorun danışmanlarından Herssabbin Dahire adlı bir Hint düşünürü satranç oyununu bulmuştur.

Daha sonra Hint İmparatoru, bir satranç takımını, yanında bir mektup ile birlikte, hediye olarak Pers İmparatoruna göndermiş. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmamış, sadece:

Pers İmparatoru’na:

“Kim daha çok düşünüyor,
kim daha iyi biliyor,
kim daha çok ileriyi görüyorsa o kazanır.
İŞTE HAYAT BUDUR…”

diye yazmış.

Pers İmparatoru bu mesajı dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile paylaşmış ve ondan önce oyunu çözmesini, sonra da karşılık olarak Hint İmparatoru’na hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini istemiş.

Buzur Mehir tarafından 1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu; dünyanın en popüler oyunlarından biridir. Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanan oyunun zamana böylesine direnmesi de son derece etkileyicidir.

Tavlanın 4 köşesi 4 mevsimi, içindeki karşılıklı 6′şar hane 12 ayı, pulların toplamı ayın 30 gününü ,siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü, karşılıklı 12′şer hane günün 24 saatini simgeler..

Buzur Mehir’in bulduğu oyunu çok beğenen Pers İmparatoru, Hint İmparatoru’nun hediyesine karşılık olarak bir tavla takımı göndermiş. Hediyesine iliştirdiği mektupta ise şöyle yazıyormuş:

Hint İmparatoru’na:
“Evet,
Kim daha çok düşünüyor,
kim daha iyi biliyor,
kim daha çok ileriyi görüyorsa o kazanır.
ama şansı da unutmamak gerekir.
İŞTE HAYAT BUDUR…”

İki tane zar!!!

Hırs yapıyoruz çok çabalıyoruz daha iyisi, hep en iyisi için ama unuttuğumuz şu ki; hayatın belli kuralları var. Bu kurallar içinde bazen tecrübe, bazen yetenek, bazen şans ile kendi a/lehimize çevirebiliyoruz oyunu…

Herkese bol şanslar.

 

posted under Genel | Yorum
« Older Entries

Takvim

Şubat 2016
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
29  
My Great Web page
HTML hit counter - Quick-counter.net